HAYATIN RENKLERİ

     





                                              HAYATIN RENKLERİ


Göz görüyor sanıyorsun. 

Sanmalara devam güzelim/adamım.

Beynin görüyor aslında şekilleri, insanları, hayvanları, renkleri…

Hele renkler demi.

Olmasa mesela.

Ama âmâ olmak gibi değil. Hep siyah beyaz olsa, yetmişli yıllar fotoğrafı gibi. Fotoğrafa bakarken “üstümde ki elbise açık yeşil, yakam beyazdı, ayakkabılarım kırmızıydı hatta ‘yeni alınmıştı parlak hala’ diyebilecek miydin?

Renklerin adını bilebilecek miydin?

Mavi deyince deniz, sarı deyince güneş, yeşil deyince çimen, kırmızı deyince gül, mor deyince annenin en son diktiği çiçekli elbisen aklına gelmeyecekti. Gökkuşağını tarif edemeyecektin renkler olmayınca..!

Hatta yağmurdan sonra ortaya çıkıp gözleri kamaştıramayacaktı gökkuşağı, renkleri olmadığı için…

Deniz mavisi; (en sevdiğimden başladım) ya da gökyüzü mavisi…

İkisinin karışamadığı nokta: ufuk, bakabilene… Dünyanın dörtte üçü su ise en çok mavi olmalı hayatta. O yüzden mi acaba onu bunca sevmem? Bende en çok yer kaplıyor diye. Yoksa biraz sarıdan çalıp yeşil oluvermesi mi cazip bana.

Sarı demişken; ilk akla gelen kimine güneş, kimine kum, kimine papatya hatta mayasında ne varsa.

Ben güneşi seçtim; tüm resimlerimde çizdiğim ve boyadığım gibi. Işık rengi bende sarı. Hayatın rengi; günebakanların aşkı. Oda maviyi çalıp yeşil oluyor ya, ondan eksik etmiyorum onu hayatımdan.

Yeşil; hayata öz; ağaç, çimen, çiçek akılda.

Nefes alabiliyorsan gördüğün yeşil sayesinde: Budama. Çoğalt yeşili, maviden çal, sarıdan çal, içine sevgini kat, bin bir çeşit yeşil olsun sana kattığın sevgin kadar… Açık yeşil, fıstıki yeşil, su yeşili, nil yeşili, zeytin yeşili, ördekbaşı yeşil… Askeri yeşili seçip savaşmalı yeşili budayanlarla.

Kırmızı’ya ne demeli?

Aşk mı? Korku mu?

Sevginin rengi yapmışlar ama ölü evine giderken giyemezsin üstüne, saygısız sanmasınlar diye. Yürek organına, kalp deyip rengini kırmızı yapmışlar. Her kalbi de kırmızıya boyamışlar.

Kızarmış elma mıydı Ademle Havva’yı cennetten kovduran acaba?

Kırmızı kumaşla, boğaları kızdırmışız; bakalım ne kadar yıkacak, kıracak ortalığı diye seyretmişiz kalabalıklarla.

Kırmızıdan çalıp sarıya katmışız, Portakal Rengi olmuş.

Koca bir bitki ailesine ad yapmışız. Turuncu deyip turunçgiller demişiz. Kokusu çiçekte ayrı, meyvede ayrı şişelerde saklamışız. Onu da sevmişiz yani kilimlere, hikayelere, başörtülerine saklamış, anlamlar yüklemişiz.

Laciverti unuttum sanmayın!

Geri dönüp tüm renkleri sayıp bir bir gökkuşağından. Hani şu mavi vardı ya, benim en sevdiğim, içine biraz korku katınca lacivert oluveriyor işte. Sarı ışık rengiyse, lacivert gece rengi. Korkuları, saklamak istediklerini, çirkinlikleri örtüyor.

Şimdi sırayla sayalım bakalım: ‘Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert ve Mor’

Mor; annemin diktiği çiçekli elbiseydi aklımda.

Pazendi sıcacıktı. Kimilerine göre özgürlüğün rengiydi, kimilerine göre üstüne çatı olursa korunmalıktı. Menekşelere mahsustu akıllarda öyle kalırdı.

‘Yedi renk, yedi kat, yedi sen, yedi ben….‘

Gözlerimi kapatıp hızlıca çevirince tüm renkler yok oluyor; bak geriye sadece beyaz kalıyor. Gözün yanılsaması yine, hepsi orada ama sen göremiyorsun beyazı…

Göremediğin tek renk beyaz. 

Gözüne inanmıyorsan! Nöronlarına sor bakalım ne diyecek sana. Yada tam tersi beyazda görmek için yedi rengi; gökkuşağına ışık prizmasıyla bak ve hatırla…


F.K/postallıdenizkızı




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS