LAL BALIKLAR
Kalemle bozduğunu çiçekle,
Çiçekle kırdığını anahtarla,
Anahtarla açamadığını kalemle...
Çantasında anahtarını epeyce
aradı yine. Ucundaki küçük denizatı parmağına takılınca sevindi. Sırada
doğru anahtarı bulmak vardı. ‘Neden hepsi aynı’ diye içinden kızdı,
kim bilir kaç yüzüncü kez...
Her seferinde, işaret koyacağına söz verip, kapıyı açınca unuturdu. Çantadan üç anahtardan birini rastgele seçti, usulca deliğe soktu ve hızlıca döndürdü. Evet İlk seferde doğru anahtardı.
Döndürmeye devam ederek, iki
kez daha çevirdi. Her sabah evden çıkarken mutlaka, üç kez kilitlerdi kapıyı. Kapı
açılınca parmaklarının arasında tuttuğu doğru anahtarı işaretleyecekti bu kez;
Gözleriyle
kapıyı araladığında görünen dresuar üzerindeki, sepetin içinde anahtarı işaretleyebileceği
bir şey aradı. Bir gün önce saçındaki örgüleri tutturduğu lastik tokaya takıldı
gözü, hemen alıp onu anahtarın deliğinden geçirdi.
‘İşte oldu,
artık işaretlisin’ dedi.
Küçücük bir anahtarın
kocaman, üstelik çelik bir kapıyı üç hamlede hem kapatması, hem de açması, ne kadar kolaydı. Koca bedenine baktı, kendi
hayatını açabileceği anahtarı yapamamıştı; belki kapatmalıydı tüm
kapıları.
‘Kendi kendine bu kadar oluyor’ derken, akşam astığı çamaşırlarının kokusu burnuna geldi. Sıcacık evde, yalın ayak dolaşmaya başladı bile.
Yalın ayak olmak, yalın duygulu olmak,
yalın olmak. Evini de, kendi gibi yalın
döşemişti. Doğal ahşabı tercih etmişti dekorasyonda, geçmişten yük olmasın diye
yeni eşya almaya özen göstermişti. Bu kaçıncı evi, kaçıncı anahtardı yarım
asırlık hayatında.
Her anahtar, hayatında ki tıkanıklığı da açacak sanmıştı. Şimdi anlıyordu onda suç yoktu; suç anahtarın doğru olmayışıydı.
İşaretlemek için kullandığı
lastiği çıkarıp, kendi ördüğü pembe ipliği geçirdi deliğine.
Artık doğru anahtardı…
Çiçek
olsam hangisi olurdum acaba?
Her
bahar özgürce dağlarda, ovalarda, bahçelerde, tarla kıyılarında açan papatya mı?
Telaffuzu
zor afili ismi olan saksı çiçeği mi?
Herkese
verilmeyen, bakımı zor rengarenk orkidelerden biri mi?
Aşkın,
sevginin sembolü gül mü?
Ağaçlarda
açan, her yeri sevmeyen mimoza mı?
Daha
sayamayacağım ne çok çiçek var. Çiçek oldum diyelim. Beni birine mi götürseler
sevinirdim. Köklenip, büyüyeyim diye, suya koyup toprağa ekseler mi?
Çelenk
yapılan çiçek olmak istemezdim. Başa taç olan çiçek demeti içinde olabilirim.
Narsist tanrının nergis çiçeğine dönüşmesi gibi olmalı benim çiçek olmamda.
Hangi çiçek olduğum önemli değil aslında, hangi evde hangi elde olduğun önemli...
“Bana
hiç çiçek alınmadı” dediğimde; gelen beyaz orkidem hala evimde penceremin
önünde. Bu sene bana küsüp tüm yapraklarını dökse de, yeni yılla birlikte yeni
yaprağını gösterince, barıştığını anladım.
Bu kaçıncı pencere diye kızdı tabi.
Üzgünüm ama Beyazım bu son diye söz veremem
sana. Anahtarımı işaretledim, sen yaprak verdin. Bir çiçeklen bakalım. Şubat
çiçeğine de söyle artık şubat ayı geldi açabilir.
O
niye küstü ki saksını da değiştirdim. Kapıdağ’a kar yağdı. Kardelenleri
bekliyorum ben. Sakın kıskanmayın kardeleni yeri başka bende. Karar verdim,
hangi çiçek olacağıma: Dört yüzyılda bir açan Himalaya Çiçeği.
Hadi
bakalım hatırlayın en son ne zaman açmıştım. Sizin yüzyıla denk gelecek miyim?
Kağıtta
boş yer bırakmamıştı. Kareler, çembere benzeyen yamuklar, içi karalanmış
üçgenler, yıldızlar, dört yapraklı yonca bile vardı karalamalar arasında.
Karakter
analizi yapılacak olsa: sağa yatık orta büyüklükteki yazısı, dışa dönük sosyal
biri olduğunu; çembere benzeyen yamuklar, evrenle uyumlu bir yapısı olduğunu;
içi karalamış üçgen ve kareler kafasını kurcalayan bir şey olduğunu; yıldızlar,
kariyerinde yükselmek istediğini; karalama yazsa bile noktalama işaretlerine
uyması, titiz kuralcı bir karakteri olduğunu söyleyecekti.
Birde oklar vardı...
Kısa, uzun, yukarı ya da aşağıyı işaret eden oklar. Çoğu aşağıya
bakıyordu. Geçmişle hesaplaşması bitmemişti. Kalemiyle içinde ki zehri akıtmaya
çalışıyordu yazdıklarıyla.
Karakter
analizine göre, empati kurabilen yapısı başına bela olmuştu her yaşında.
Çocukken kardeşleri için empatik olan büyüyünce sevdikleri için empatik
olmuştu. Hayatı kendi için yaşadığı anlar, kalemi eline aldığı anlardı.
Hesapsız
kitapsız (istese de hesap kitap işlerine giremezdi) kalem ne derse,
yazmak hoşuna gidiyordu. Okuyanlar “Bu sen misin?” diye sorduklarında “Evet“
demek bazen zor olabiliyordu.
Sır kalmamış gibiydi nerdeyse her öyküyle. Eline kurşun kalemini alıp atık kağıtların arkasına yazmayı severdi. Kağıtlar ziyan olmasın diye atmaya kıyamazdı, tek tarafı kullanılmış olan kağıtların boş yerleri öykülerine yatak olurdu.
O yüzden her sayfaya numaralar verirdi karışmasın diye. Yazdıkça kafası karışırdı, yeniden yaşarken yazdıklarını. Kalemin gizli güçleri, alır götürürdü geçmişin tortusunu üstünden tıpkı kıyıya vuran dalgalar gibi.
Kalemini sevmişlerdi.
O da severdi kalemini, öğretmenlik yaptığı yıllarda okulun müdürü
üstünde adı yazan tükenmez kalemi hediye etmişti.
Gözü
gibi bakıyordu kalemine. Kutusu taşınmalar arasında kaybolmuştu ama kalem içi
tükense de sağlamdı. Maviydi, en sevdiği renkti. Ama yazı yazarken değil hep
imza atarken kullanmıştı.
Yazıları
kurşun kalemle yazardı. Hataları silmek için değildi; beğenmediği cümlelerin
üstünü hemen çizerdi. Kalem parmaklarının arasında olduğunda güçlüydü.
Kalemle
yazdıkları bazen bozardı işleri, kişileri...
Çiçek
kokmayınca, bozulan insanlar açamazdı yüreğini.
Doğru
anahtarı olan, kalemine denk gelen açabilirdi…
Kalemine
kuvvet,
Çiçeğine
bereket,
Anahtarına
işaret…
F.K.
Bandırma 25 0cak 2022
.png)
.png)
Harika bir yazı ve betimleme
YanıtlaSil