ÇIKMAZ SOKAK

 



ÇIKMAZ SOKAK


Gözleri kapalı olsa da  elbiselerinin ıslak olduğunu hissedince artık uyandığını,  rüya görmediğini anlamıştı. Yine kuyuya gitmişti. Gözlerini tekrar yumdu, zihninin içinde geriye doğru zamanı tarayarak  nereye gittiğini hatırlamaya çalıştı.

Kendini aynada izliyor gibiydi; ama aynadaki o değildi. Tek bedende bir yanı iyi; diğer yanı kötü bir adamdı. Kuyudan her çıktığında “acaba; kime, ne kötülük yaptım?” diye düşünür, aynada izlediği kendine inanamaz; izleyen iyi yanı olduğu için “hayır, bunu ben yapmış olamam” derdi.

Henüz gençken kuyuya düştüğünü bile anlamaz annesi kızınca ne yaptığının farkına varırdı. Ama artık bir babaydı “artık kuyuya düşmemenin bir yolunu bulmayalım” dedi; elinde ki kanı silerken.   

Sırılsıklamdı, elleri kanlıydı; bu kez gerçekten korkmuştu. Zihninde zamanın gerisine giderek anıları çıkarmayı öğrendiği günden beri kendinden korkmaya başlamıştı. Kanla ilk kez karşılaşıyordu. Aynaya bakarken gözlerine inanamadı; kendini mi öldürmüştü? İçine bir rahatlama hatta dudaklarına bir gülümseme yayıldığında  kızının sesini duydu.  

“Babaaa, bahçede biri var! “Korkunun tüm hücrelerine yayıldığını hissetti, aynada ki kendisi ise bahçede yatan kimdi? Elindeki kan kimindi? Nasıl bahçesine kadar gelebilmişti? Sorular, sorular. Beynindeki kargaşa iyice artmıştı, şaşkın halde ayakta zor durarak koridorda bahçeye doğru yürüdükçe karısı sevdiği için ektiği yasemin kokusu burnuna gelince istemsizce derin bir nefes aldı. Kızı önde, o arkada bahçeye açılan verandaya geldiler. Adam oradaydı, gerçekti; öylece bahçesinde yatıyordu üstelik. Kızı korkusuzca adama yaklaşınca kendine geldi. “Dur! Gitme kızım“ demek istedi; dudaklarını kıpırdattığında ağzından çıkan sözler “  Dur! Gelme kızım” oldu.  

Üstünde yattığı toprağın kokusu geldi burnuna, demek ki ölmemişti. Yavaşça kalkmaya çalışırken kızının korkak bakışlarını gördü; eşinin çığlığını duydu. Çığlığa yetişen yan komşusu ne olduğunu anlamaya çalışırken ambulansı çağırdığını söyleyince “sadece düştüm“ dedi. Elinde bahçe budama makası olduğu için düşünce elini kesmiş, kanı görünce birden bayılmıştı. Tüm kargaşa bitip; ambulansın arkasından bakarken dikiş atılan eli sızlıyordu. Eşi söylenmeye başlamıştı bile ‘hangi akla hizmet kalkışmıştı bahçeyi budamaya’; ‘çıkmaz sokaktan kurtulacağımı sanmıştım olmadı yine ‘ dese konuşma nasıl biterdi hiç bilemeyecekti. 

Hiç cesareti olamamıştı. Üstündeki ıslak kıyafetlerini çıkarırken nasıl ıslandığını hatırlamaya çalışıyordu. Kuyu, çıkmaz sokak adını koyduğu neyse içine çekilince anlık bir cesaret gelir, güçlü bir erkek oluverirdi; sakladığı ne varsa ortaya dağılırdı. Babasından miras değil kendi yapardı her şeyi, elleriyle çalışarak. Annesinin dediği gibi ‘elini sürmeden’ değil. Bandajla sarılı eline bakarken annesinin son sözleri kulaklarındaydı: “gitme artık çıkmaz sokağa, evinde kal oğlum; emi”.  

Oysa kaç kez gidip gelmişti çıkmaz sokağa. Kızı doğduğunda içine de bir ümit doğmuştu. Çıkmaz sokak kendiliğinden çıkar sanmıştı hayatından. Her köşeye sıkıştığında kuyuya düşüp, çıkmaz sokağın başında bulurdu kendini. Karar almayı sevmezdi ki niye ona sorarlardı her şeyi; ” Bu senin yaşamın Hayati, kararı sen vereceksin” demişti annesi ama hiç ona bırakmamıştı kararı, her şeyi organize eder ona pek iş bırakmazdı.

Anlaşamadığı arkadaşları bir anda etrafında pervane olur; öğretmenleri düşük derslerinde notunu kanaatten yükseltiverirlerdi; kıyafet seçmez, dolabında ütülü olur beğendiğini giyerdi; giymedikleri kuzenlere verilir, üstlerinde görünce anlardı annesinin verdiğini. Şimdide eşi almıştı karar hakkını elinden; gönüllü olarak o vermişti aslında. Eşini severdi. Çıkmaz sokağı ona hiç anlatmamıştı ama o hep bilir gibi davranır, tek kelime etmezdi. Annesi “köyden fakir bir kız bulalım sana, akıllı olsun ama dönecek evi olmasın” diye yetim gelin adayını tanıttığında sevgi dolu bakışlarını sevmişti en çok; yıllardır hiç değişmemişti o bakışlar. Anlatsa emindi göndermezdi onu çıkmaz sokağa. Cesareti hiç olmamıştı. “Bugünde olmaz” dedi. Ya da tam zamanı bugündü.  

Eli sızlamıştı giyinmeye çalışırken. Kan görmeye hiç dayanamazdı çocukluğundan beri hemen bayılırdı; ana kuzusu diye dalga geçerlerdi arkadaşları okulda. “Kandan niye korkuyorsun babacığım, sana bir şey yapamaz ki “ demişti kızı, düşüp dizi kanadığında bayıldığı zaman. Kan ne yapabilirdi ki ona. İnsanlardan korkması gerekirdi. Zaten korktuğu da bu değil miydi? İnsanların söylediklerine, söylemediklerine kafayı takıyordu, büyük burunlu gözükmeye çalışsa da öyle değildi iç dünyasında. Takıntılı olmuştu; her şey düzgün olacak, temiz olacak. Eşi bu kadar takıntının hastalık olduğunu söylemeye başlamıştı artık. Oysa o aklını onlarla dolduruyordu, başka şey düşünmemek için. Kan, düzen derken asıl meseleyi unutacaktı; kuyu bu kez hemen bırakmıştı onu. Hatırlamaya çalıştı tekrar yaşadıklarını: 

İş yerinden satın alma müdürü gelmişti; yeni alınacak makine için imzası eksikmiş. Buraya kadar sorun yoktu. Ona “hangi gün ödeme yapalım Hayati Bey“ diye sorduğunda değişmeye başlamıştı. Kuyu içine çekmeye başlamıştı onu; karar vermesi gerekliydi. Ama o “ sizi işe niye aldık? “ diyerek bağırıp çağırmaya, küfretmeye başlamıştı bile. Kaçmaya yani. Adamın yüzü gözünün önüne geldiğinde gördüğü korku, kendi korkusundan daha azdı eğer korku ölçer bir alet olsaydı. “Sakin olun ben hallederim Hayati Bey” dediğinde kabaran omuzlarının çöktüğünü, ağzından etrafa saçılan tükürüklerinin yere düştüğünü, gözlerinin kızarmaya başladığını, yumruklarını sıkarak vurmaya her an hazır olduğunu görünce “ niye bana soruyorsunuz ki kaç yıldır her şeyi siz yapıyorsunuz “ dedi içinden. Kaçmanın başka yoluydu. Kör müydü herkes? Yoksa o mu kör olmak istiyordu. Bu sırada bahçede oynayan kızının, yüksek sesle bağırıldığını duyunca ağacın arkasında kulaklarını elleriyle kaparak yere çöktüğünü, gözlerini sımsıkı yumduğunu gördü. Sesi cılızdı ama o da bağırıyordu. “Babaa, bahçede biri var!”   

Yerde duran budama bıçağını eline alışını, terliğine toprak dolunca düşüp elinin kesilmesini, kanı görür görmez başının usulca yana yatıp bayıldığını izleyince, rahatladı. Islak olması da o sırada çalışan bahçe fıskiyeleri yüzündendi. Büyütecek bir şey yoktu; annesinin dediği gibi. Sadece imzasını atıp satın alma müdürünü gönderse bu kadar olay olmayacaktı. Çıkmaz sokak yoktu, belki kendi inşa ediyordu korkularıyla, kuyu hiç olmamıştı belki kendi düşmek istiyordu. Çocukken saklandığı ağaç arkasına kızı da saklanınca kuyu toprakla dolmuştu, çıkmaz sokak sandığı bahçe duvarı birden gözünde küçülmüştü. Ayağa kalkarak bahçe duvarının üstünden gökyüzüne bakarken eşinin ayak seslerini duydu. Ona sesleniyordu: “ Hadi bakalım ilaç saatin geldi. Bu kez kaçmak yok. ” 

“Kaçmam; çıkmaz sokak olmayacaksa, kaçmam.” Dedi. 

F.K

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS