GÜVERCİN OTELİ

 



Güvercin Oteli

 Annem, elimden tutuyormuş gibi tek tek tırmanıyorum basamakları, çocukken ikişer üçer hoplayıp çıktığım merdivenler çoğalmış hatta genişlemiş, apartmanın duvarlarına sinmiş kendine has kokusuna  elimdeki salçalı ekmeğin kokusu da  karışarak, duvara çizdiğim kuş resmini bulma umuduyla çocuk gözlerimle yaşlı bacaklarım her katta dura çıka yıllarca inip çıkan komşuların, misafirlerin, satıcıların, çocukların ayak izleri kara beton üzeri atılan parça mermerlerden yapılmış mozaikten döşemeyi parlatıp, içeri doğru meyil verdiği yerlere basmaya korkarak adımlıyorum. Herkes aynı yere basmaya dikkat etmiş gibi basamakların orta yerleri kenarlara göre daha çukur ve kaygan. Umarım düşmeden çıkarım terasa. En çok manzarayı merak ediyorum, hafızamdaki eski İstanbul değil, biliyorum ama unut hastalığım ilerlemeden çocuk gözlerimle, çocuk heyecanımla tekrar görüp hafızama kaydetmek istiyorum.

 Meslektaşım fark etti unut hastalığımı, eşimin ölümünden sonra yalnız kaldığımı düşünüp beni dağ evine davet ettiğinde. Terzi kendi söküğünü dikemez misali, doktor hanım herkese şifa olup kendini ihmal etmişti. Doğrusunu isterseniz gönüllüydüm şu unut hastalığında. Hiç anlamadım mı diye sorarsanız annemin yıllarca her şeyi unutup yaşadığı odasını boşaltırken bir gün bana da musallat olacağını biliyordum. Bulmaca, sudoku çözmenin, yeni aktivitelere katılmanın beni koruyamayacağını bildiğim gibi.

...

Sevgi katı;

 Kaçarken hiç aklıma gelmemişti, çantamda ne kadar param olduğu. Acıktığımı hissedince cebimde ancak iki ekmek almaya yetecek param olduğunu fark edip bir anda açlığım geçivermişti. Aç kalırım yine de gitmem diyeli kaç gün olmuştu şunun şurasında. Hâlâ korku vardı içimde, geri dönecek gibiyim. Hep kaçmadım mı? Her seferinde geri dönmedim mi? Bu kez dönmem. Kolumda ve boynumda haritadaki denizler gibi yayılmış morluklar yavaş yavaş sarıya çalmaya başlamıştı. Neyse ki havalar hâlâ soğuktu, uzun kollu giydiğim için kimse görmüyor atlas morlarını, sarılarını, yer yer yeşillerini. Gerçi gören görmüştü. Onların gördüğü tenimdeki lekelerdi, oysa ben  yüreğimdeki lekelerle baş etmeye çalışıyordum. Kaç kere yıkanmıştım üstümdeki kokudan kurtulmak için. Hâlâ üstünde koku kalmış gibi arada tişörtümün yakasını aralayıp kokluyordum. Komşu teyze fark etti  Yeni kokumu pek sevdim, mandalina kolonyası. Alt katta yaşayan kadın verdi. “Niye adını sormadım ki?” Oysa hiç karşılıksız vermişti, hiç pazarlık yapmamıştı benimle tenime süreceğim kolonya için. Oysa adamlar ne pazarlıklar yapmıştı tenim için. “Bu akşam kapısını çalıp hâl hatır sorup adını öğreneceğim hatta küçük bir kutu kuru pasta almalı. Eli boş gidilmez.”

Adı Sevgi olup sevgi görmeyen tek ben değilim ki, o kadın kim bilir ne yaşadı da düştü buralara deyip kendimden utanıyorum. Sana öyle deyince kızıyorsun, sen de söyleme hatta düşünme bile diyerek usulca saçımı çektim. Bu kez acıtmadan usulca çektim. Karın ağrısı için gittiğim doktor, dökülen saçlarımı görünce akıl doktoruna gönderdi beni, Akıl doktoru yer yer yoluk saçlarımı görünce hiçbir şey demedi, dinledi. Lepiska gibiydi saçlarım. Sevgiyle okşanmamış, çekilmeyi bilen kahverengi saçlarım. Annem bile banyodan sonra taraması zor diye hep kısa kestirmişti, yıllarca uzatmaya çalışmıştım. Akıl doktoru, madem uzun saç seviyorsun, bırak uzasınlar demişti. Saçını çekiştirip koparmak da benim  içkim gibi demiştim doktora. Saçımı çekmelerine alışmışım; o acı, beni unutturmuyordu. Artık o acıya ihtiyaç duymuyorum, güvercin otelinde kimse saçımı çekmiyor, pazarlık ederek benden  bir şey istemiyor. Hepimiz ürkek, yazgısını gagalayan birer güverciniz bu mahalle arasına gizlenmiş kuş yuvasında.

 

Darbuka Neşe katı;

Merdivenleri yavaş yavaş adımlarken her seferinde dizlerimden gelen çıtlama sesini duydukça yıllarca çalıştığım pavyondaki darbuka sesleri aklıma geldi. Belim öyle inceydi ki müşteriler bazen avuçları arasına alıp ölçü alırdı kocaman pis elleriyle. Her gece dakikalarca keselerdim ellerinin değdiği yerleri. Sadece darbuka eşliğinde oynardım. Darbuka Neşe. Adı Neşe olup neşeli oyun havalarında gerdan kıran, neşeye hasret Neşe. Darbuka çalmaya başlayınca gözlerimi kapatır, orada kimse olmadığını düşünür, boş salona oynar gibi kıvırırdım bedenimi. Kimseyi taklit etmezdim, tüm figürlerim bana aitti. Diğer dansözler taklit ederdi benim hareketlerimi. Dans etmeyi seviyorum diye az sopa yememiştim babacığımdan. En son evden kaçtığımda görmüştüm babamı, evlatlıktan reddetmiş seni dediler, cesaret edemedim gidip elini öpeyim, af dileyeyim. Beni affetmiş olsa da eve dönmezdim. Dansı tercih etmemin bedeli yalnızlık oldu, olsun, razıyım. Yanında çocuklarıyla yürüyen kadınlar görünce içim sızlamaz değil elbette. Hemen içimdeki darbukayı çalarım bu anlarda. Tıpkı radyoda kanal değiştirmek gibi işte. Kadınlara yardım ederim arada. Üst kattaki kadın gibi. Nedenini bilmesem de tişörtünü aralayıp kendini kokladığını görünce çatı katındaki Seferihisarlı doktorun hediye ettiği mandalina kolonyasını ona verdim. Pek sevindi garibim. Güvercin oteline hoş geldin deyince öyle güzel gülümsedi ki adını sormayı unuttum. Burası otel değil ki dese çok söz var söyleyecek. Belki bir gün balkonda çaylı, kurabiyeli konuşuruz. Dizlerimin ağrısı iyice arttı. Sokak köpeklerine mama alınca elimde kalan para, ilaca kıtı kıtına yetti neyse ki. Kiracılardan düzenli para alsaymışım güzel bir bakım evine yatarmışım. Nasıl alırım yahu, bunların hepsi ürkek birer güvercin, uçmuş gelmiş, buraya konmuşlar. İlk ben geldim üstelik. Geldiğimde beni nasıl karşıladılarsa ben de hepsini öyle karşıladım. Ana olamadım belki ama anaç olduk işte. Benden sonra burayı derleyip toparlayacak birini seçmem lazım artık. Son gelen kadın hem genç hem de öğretmenmiş. Bakalım o güvercin  hangi yazgıyı gagalayıp gelmiş buralara.

...

Düşüne düşüne, içimden konuşa konuşa çıktığım merdivenler nihayet bitmişti. Anahtarı kapıdaki deliğe sokmaya çalışırken yine yanlış anahtar galiba diye gülerken karşı komşunun kapısının açılmasıyla içeriden ağır bir koku geldi. Koku, burnumu sızlatırken gözlerim dumandan yandı. Mistik kadın yine tütsü yakmıştı. Alerjim olduğunu kaç kez söylemiştim oysa. Gülümsüyor. Haydi bakalım, bugün kimseye kızmayacağım. Konuşacak hâlim yok. Tütsü kokuların ve müziğinle baş başa bırakıyorum seni.

Son basamağa adım atınca anahtarı arabada unuttuğumu fark ettiğimde annemin sesi kulaklarımda çınladı, uğursuz bu ev, bahçesi bile yok. Uğursuz demesi apartmandaki komşuların ya çocukları olmuyor, doğanlar olursa yaşamıyor yada yaşayanlar mutlu olamıyordu. Annemin annesi de nasibini almıştı apartmanın uğursuzluğundan, gelin geldiğinde siz gençsiniz teras sizin olsun, ben merdiven çıkamam diyen kayınvalidesi yüzünden yükseklik korkusunu saklayarak evini hiç sevmemiş, terasta bir gün oturmamış, saksıda çiçek yetiştirmemişti. Annem, annesinin sert mizacını aldığı gibi titizlik huyunu ve unut hastalığını da almıştı. Annemden de bana miras kaldı unut hastalığı. Tıbbın tüm imkanlarını kullansam da.

 

Adalet katı;

Hay aksi. Tam kapıyı açtım karşımda ev sahibesi hanım. Burnunu çekip gözlerini kırpıştırdığına göre yine tütsü kokusunu aldı. Ne yapayım, seviyorum işte. Ada çayı, defne, sandal ağacı yandıkça çıkan koku beni geçmiş hayatıma götürüyor. Geçmiş hayatımda ormanda yaşayan bir Amazon kadınıydım bence. Güçlü kollarıma bakıyorum. Yıllarca bulaşık makinesi montajı yapan bir fabrikada lehim yaptığım için hâlâ güçlüler. En hızlı ben yapardım lehim işini, havya makinemin üstüne adımı yazmıştık oğlumla… Oğlum… Buralara gelme sebebim. En son buralarda yaşamıştı. Bu şehri hiç sevemedim o yüzden. Onun gezdiği sokakları gezeyim diye gelip bu kuş yuvasına tünemek gezgin ruhuma iyi geldi. Adıma yaraşır, adaleti severim. Hayat bana adil davrandı mı derseniz herkes kadar işte.   

Adalet Hanım, hiç böyle seslenen olmadı bana.  Kız Adalet, hu, baksana, hişt, kız… ama hiç Adalet Hanım denmedi. Hanımlık yakıştırılmadı, anneliğim yarım kaldı, erkek gibi çalışmak yakıştırıldı. Oysa kadın gibi yaşadım ben. Birbirine lehim yaptığım her parçanın birleşmesi, o parçaların makineyi çalıştırması gibi günleri birbirine ekledim oğlumun kaybından sonra. Günler günlere eklene eklene on yıl, acımı mistik müzik ve tütsü kokuları ardına saklayalı iki yıl oldu. İki yıldır bu yemek termosu gibi üst üste kondurulmuş eski İstanbul apartmanının ikinci katında ev sahibemin karşısındaki dairede yaşıyorum. Ev sahibem dışında hiçbir komşumu tanımıyorum. Geliyorlar, konuyorlar, göçüyorlar. Bazen küçük bir kamyonete yüklenmiş eski birkaç eşya, bazen bir iki bavul eşyayla geldikleri gibi sessiz, iz bırakmadan gidiyorlar. Kimden öğrenip taşınıyorlar, kimle yaşıyorlar hiç merak etmiyorum. Ben onları merak etmezsem onlar da beni merak etmez diyorum. Ama geçen gün taşınan genç öğretmeni merak etmedim desem yalan olur. Öğretmen olduğunu nereden anladın derseniz eşyalarını taşıyan gençlerin hocam diyerek, her şeyi sorarak yerleştirmelerinden. Aralarındaki saygı, sevgi beni çok etkiledi. İlkokulumdaki öğretmenim aklıma geldi. O zamanlar hocam demek adet değil tabii, öğretmenim diyoruz. Yolda görsek sınıfa ilk girdiğinde ayağa kalktığımız gibi ayağa kalkmak isterdik. Bu kızcağız da genç olmasına karşın öğrencileri pek saygılıydı. Acaba ne öğretmeni? Hani merak yoktu Adalet? Balkondaki biberiye saksısını eşelerken görmüştüm taşındığını, eşyası az ama hepsi yeniydi. Üstelik hepsi düzenli kutulanmış, içindekiler kutuların üstüne inci gibi bir yazıyla yazılmıştı.

...

Anneannem, terasa hiç çıkamadığı için güvercinler orayı yuvaya çevirmiş, nesillerce yumurtlayıp yavrularını çıkarmış, uçmayı öğretmişlerdi. Sadece yükseklik korkusu olsa iyi, anneannem, kuşlardan da korktuğu için yıllarca teras, virane ve kuş pisliği içinde kalmıştı. Annem o yüzden burayı hiç sevmezdi. Ona kalsa satıp Adalar’dan ev almak istiyordu ama babam bu apartmanı hiç elden çıkarmak istemedi. Her dairesinde çocuklarının oturması hayalini benimle paylaştığından annemin ölümünden sonra buraya, teras kata yerleştim.

Babamın vasiyetini yerine getiremedik, abilerim ve yengelerim de annem gibi sevmediler, sevemediler, bu apartmanı bana bıraktılar, tekne kazıntısına. Annem öyle derdi bana. Epey iş vardı teras katında ama olsun. Tek telaşım unut hastalığım musallat olmadan buraya yerleşmek ve hayalimi gerçekleştirmek. Annemin korktuğu güvercinler için yuva kurmak.

...

Özlem Öğretmen katı;

Veli toplantısında duyurmuştum okula yakın bir daire aradığımı, ertesi günü burayı söylediler. Hocam, sen bizim mahalleyi beğenmezsin ama okula bir sokak uzakta, zaten yakındaki tüm evler eski, ev sahibiyle anlaşır, içini gönlüne göre yaparsın dediklerinde hayal etmemiştim böyle güzel olacağını. Eski İstanbul sokağı, içinde yaşayanların yaşanmışlıklarından nasibini almış, biraz küf, biraz tarih kokusu, en çok da kiracıların hepsinin kadın oluşu etkilemişti beni. Bana burayı bulan velim eskiden burada yaşarmış. Buranın koruyucu bir yanı olduğunu, bir nevi sığınılacak yuva olarak görüldüğünü, ihtiyacı olanın gelip kaldığını, uçacak cesareti bulunca yerini başka bir güvercine bıraktığını söylediğinde çok etkilenmiştim. Özellikle güvercin benzetmesi hoşuma gitmiş, kendimi güvercin misali göklerde uçarken hayal etmiştim. Yetiştirme yurdunda büyüdüğümü bilseler buraların benim için ne kadar lüks olduğunu anlarlardı belki ama Anadolu’nun ücra kasabasında yetiştirme yurdunda büyüyüp burslarla, verilen sadaka ve fitrelerle üniversiteyi zor bitirdim desem bana acırlar diye korkarım. Adımı Özlem koyan hemşire nelere özlem duyacağımı bilerek mi bu adı seçti acaba?

Göz ucuyla zillere baktım, isim yazılı mı diyerek. Sadece en üstte ki zilde “dr” harfleri kalmış, isim okunamaz olmuştu yırtılan kâğıtta, diğerleri boştu. Sanki hiç kimse burada olduğu bilinmesin diye ismini yazmamıştı ziline. Mektup bekledikleri sevdikleri yoktu besbelli. Kötü haberlere ulaşılmaz olmak ister gibi adressiz. Oysa kötü haber tez gelirdi, bana da geldiği gibi. Şehit haberi daha hızlı gelir, geldiği hızla delip geçer, kurşun gibi. Davul zurnayla askere uğurlayıp yüzünü bile göremeden sevdiğine veda etmek. Kendi aramızda söz kestiğimiz için gözyaşımı hep içime akıttım, tören boyunca tek kelime edemedim. Seviyorduk diyemedim, öyle sessiz, bir köşede bekledim. Sonrası malum, tayin istedim, buradayım. Apartman girişinde dairelerden birini kuaför dükkanı yapmışlar. Makas. İsmini sevdim. Karşısındaki dairenin kapısını çalıp eşya taşıyan öğrencilerim için su istesem mi acaba?

 

Ümit Hemşire katı;

Yine mi zil? Yahu, niye hep benim zile basarsınız anlamadım. Bassanıza deli kuaförün ziline. Yo, olmaz tabii, burada Ümit Hemşire varken, nöbetten çıkmışız, kimin umurunda. Kapıyı açınca karşımda çipil çipil bakan gülen gözler görünce yelkeni suya indirdim. Pek genç, maşallah, Allah, sahibine bağışlasın. Buyurun deyince, yeni taşınıyorum, adım Özlem, öğrencilerim yoruldu ve susadı, der demez bir sürahi dolusu su ve birkaç bardakla çabucak döndüm mutfaktan, tepsiye bir tabakta biraz da bisküvi koydum. Öğretmen olduğunu öğrenince gurur duydum, kendi kızım gibi… Acaba yaşıyor mu? Yaşasa bu yaşlarda olacaktı, yaşını sorsam mı? Ah, Ümit, ah. Hâlâ bekliyorsun, umuyorsun, biliyorum. Bu gözler götürdü beni uzaklara. Yeni tayin olmuşum, Anadolu’nun ücra bir kasabasına. Her şeyde toyum. Hata yapacağım, birinin canına zarar vereceğim korkusundan her gün ecel teri döküyorum kasabanın hastanesinde. Tüm kasaba beni sahiplendi, annem, babam gönülleri rahat bırakıp döndüler memlekete. Dönmeselerdi keşke. Belki başıma gelmezdi onca şey, kaçmak zorunda kalmazdım, evladım yanımda olurdu. Kokusu ve beni tutan minik elleri hep aklımda. Ah, bir de gözleri, babasının sevdiğim gözleri ona geçmişti. Doya doya bakamadım. O kadar hızlı oldu ki her şey. Anlamadan hamile kaldım, anlamadan evlendim. Anlayarak kaçtım. Bebeğimi bırakmak zorunda olmak en zoruydu. Dönüp aradım, bulamadım. İzin vermediler, beni bağlayıp işe gitmeme izin vermeyenler. Yıllarca yetimhaneleri gezdim, çocuksuz kadınları kolladım, belki kızımı biri almıştır diye. Emekliliği hak etmiş olsam da çalışmak o yüzden bana iyi geliyor. Bu kızın gözleri beni kendine çekiyor onu dinledikçe, öyle soru sordum ki her birine nazikçe yanıtlar verdi garibim. Annesi, babası ne iyi yetiştirmiş, pek sevdim. Gerçi o sorumu es geçti sanki, yanıt alamadım. Nereli acaba? Ne kadar meraklı oldun Ümit Hemşire. Suyunu verdin, haydi gir içeri, yat artık, akşama nöbetçisin ve genç değilsin, unutma.

 

Doktor Songül teras katı;

Terasımda güneşlenirken epeyce bir gürültü oldu aşağıda, baktığımda yeni birinin taşındığını görünce şaşırdım doğrusu. Çünkü böyle eşyalı, kolili gelmez buralara kimse. Bir iki kutu eşyayla gelip adeta atarlar kendilerini güvercin oteline, giderken de hepsi bırakılır yeni gelene lazım olur diye. Neşe’nin bahsettiği öğretmen kız olmalı bu. İlk defa bir öğretmen geliyor güvercinlerimin arasına. Heyecanlıyım. Beş oğlandan sonra ben doğmasam anacığım kaç kez hamile kalırdı bilinmez. İlk çocukları ablam, bebekken hastalanıp ölünce babam illa kız isterim demiş. Ablamın adı Gül‘müş, benimki de Songül. Doktor Songül. Bu apartman, dedemlerden babama miras kalmıştı. Annem bu mahalleyi sevmediği için hiç oturmadık. Ben de Seferihisar’a gelin gidince kimseler ilgilenmedi. Eşim vefat ettiğinde bu teras katı elden geçirip yerleştim ben de buralara. Mesleğimi çok severek yapsam da yaşım ilerledikçe anneannem ve annem gibi unut hastalığına tutulacağımı bildiğim için buradayım. Ben nasıl her şeyi, herkesi unutacaksam onlar da beni unutsun istedim. Kaçmak değil o yüzden burada olmak, sığınmak. Unutmadan önce verdiğim sözü tutmak için epeydir uğraşıyorum. Rahmetli eşimin pek sevdiği doğunun köylerinden bir askeri vardı, bir hemşireye tutulmuş memleketine tayin olan, hemen evlenmişler, çocukları olmuş ancak töreler ayırmış ikisini, evlatları da alınmış ellerinden. Çok aradım, tanıdıklara ricada bulundum küçük kızı bulmak için, nihayet buldum. Ümit Hemşireyi yanıma aldırdım, bir süre beraber çalıştık hastanede, acısını her gelen bebeğe bakışında gördüm. Hep nöbetlere kalmasında yalnızlığını onarmaya çalıştığını hissettim. Adını ne koyacaktın diye sordum bir gün. Özlem dedi. Ben de nüfusunda adını Özlem yazdırdım kızının yetimhanede izini bulunca. Elimi hiç çekmedim üzerlerinden, onlara zarar verirler korkusuyla bir araya da getiremedim. Ancak unut hastalığı üstüme abandıkça abandı artık. Ya, ben ne anlatıyordum? Bu gürültü de nedir böyle. Kapı çalındı.

 

Kimsiniz?

 

Ah be doktorum, ilaçlarını içmedin yine, değil mi? Şimdi sana desem şu  yeni taşınan öğretmen kız var ya, aynı Arif’imin gözleri gibi bakıyor diye, boş boş bakarsın bana.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS