YALNIZLIĞA TUZLU KAHVE

 




         YALNIZLIĞA TUZLU KAHVE                                

 

        Otobüs terminallerinin kendine has o kokusu. Gurbetçi, yedekçi, yemekçi, çileci, gözlemci, insancı kokular. Ekşimsi, tatlımsı, tuzluca bir tat bırakır genzinde. Otobüs, perona girdiğinde kokular değişir, üstüne sinen kokuyla koltuğuna kurulursun. Camlar sımsıkı kapalıdır, hiçbir koku girmesin, hiçbir koku çıkmasın diye.  

         Evden çıkarken evinin kokusunu askıya asıp çıkmışsındır. Yanına oturacak yolcuyu merakla beklersin, bazen şans senden yanadır, boştur yan koltuk. Üstüne sinen kokulardan en sevdiğini seçip derin bir nefes alırsın, camdan akıp giden kâh ağaçlı kâh dağlı kâh çorak bozkır manzarasına bakarak. 

         Ben de tekerlekler döndükçe belli belirsiz hopladığım koltuğumda kırk beş kafa, kırk beş beden, kırk beş kokuyu sayıyordum uykuya dalmadan önce. Kırk beş yolcu, artı bir şoför, artı bir muavinle doğru matematik, kırk yedi yalnızlık.  

         Muavin; çay, kahve, ikramlık servisine başlamıştı, ter kokusunu etrafa saçarak. Şirketin logolu gömleğinin kolları sapsarıydı, pantolonu ütüyü unutalı epey olmuş, dizlerinin yeri parlamıştı. Anası var mıydı diye içimden kısa bir düşünce geldi geçti. Kırk beş kafa neye yalnızlık çekiyorsa onu içmek istedi. 

         Ben kararsızım. Çay içip yalnız uyuduğum yatağımı mı ısıtayım yoksa şekersiz kahve içip deniz kokusuna kahve kokusunu karıştırıp yeni bir iksir mi bulayım. Kahve kokusu otobüsün içinde dalga dalga yayılırken uykuya yeniliyorum. Daha kırk dört koltuk var derken gözlerim kapanır kapanmaz başka bir otobüsün koltuğuna geçmiştim bile rüyamda. Otobüsün camına alnımı yapıştırmışım, gece karanlığında hızla değişen manzarayı seçmeye çalışıyorum, babamın anlattığı masaldaki kızları kaçırıp kötü şeyler yapan adamları göreceğim korkusuyla kalbim deli gibi çarpıyor. Arkada oturan, araba tuttuğu için kusan kardeşime söylenen annemi duyuyorum. İyi ki beni otobüs tutmuyor. Belki otobüs tutsa bu kadar korkmazdım kız kaçıranlardan. Altı yaşındayım. Kız, kadın fark etmiyor benim için. Benim ad koyma ölçüm, anne, hala, teyze. Gerçi halam yok benim. Herkes hala bana, babaannemin dediği gibi. Teyzemin başına bir şey gelmiş, annemle babam konuşurken duydum. Beni görünce sustular, soramadım. Kötü kızları, kız kaçıranlar alırmış. Aklımda kız kaçıranlar varken karnımın gurultusunu bile unutmuştum.  Annemin yolluk olarak yaptığı patatesli poğaçayı yemek için sabahı beklemekten başka çarem yok. Açlıktan gözlerim tam kapanmak üzereyken otobüsün camına yansıyan gölgeler yüzünden gözlerim korkuyla fal taşı gibi oldu. Yolun kıyısında adamlar vardı. Otobüse “dur” işareti yapıyorlardı. Zaten küçük olan bedenim iyice küçüldü koltukta, beni almasınlar, teyzemi alsınlar, diye düşündüm bir an korkudan. Teyzem benden büyük, baş eder onlarla. Hem kötü kız olan oydu. Şoför, dur işareti yapan adamı ezmemek için frene basınca eski lastiklerden bir cayırtı yayıldı gecenin sessizliği içinde. Kalbim artık içeride değil sanki bedenimden fırlamış gibi atıyordu. Otobüs durur durmaz kapıya vurdu adam, aç dedi kaba, çatallı bir sesle. Kapı açılır açılmaz adam önde, ardında başka bir adam, otobüsün koridorunda yürümeye başladılar. Tüm koltuklara baktılar sırayla, otobüsün arkasına dek. Geri dönerken kızları kollarından çekip kaldırıyordu arkadaki adam. Hiç sesini duymadım adamın. Duymama gerek yoktu. Gözlerindeki korkunç bakış, yanımdan geçerken burnumu yakan pis koku yeterliydi. Bizim koltuklara gelince adam, elini teyzeme uzattı, kalk sen de, dedi. Sesi çıkmadı teyzemin, öylece itaat edip kalktı koltuktan. Babam da hiç ses etmedi, başını öne eğmişti hatta görmemek için olanları. Birden bağırmaya başladım çocuk sesimle. Bırakın teyzemi, o, kötü kız değil diye. Çırpındıkça elim kolum ağırlaştı, sesim çıkmaz oldu. Adam, bir yandan teyzemi sımsıkı tutuyor, bir yandan da bana bakıp pis dişlerini göstererek gülümsüyordu. Öylece otobüsteki kızları alıp gittiler. Hiç kimse ses etmedi, edemedi. Arkalarından ağlamadılar bile. Şoför, kontağı açıp otobüsü çalıştırdı, hiçbir şey olmamış gibi, yılan gibi kıvrılan, karanlık ağaçlı yolda sürmeye devam etti. Karşı koltukta oturan yaşlıca kadın, bana bakarak, bu dağlar, dedi. Biraz soluklandı. Kız kaçıran dağlarıdır. Kime kısmet bilinmez. Her yıl bu vakit alırlar kızları. Ama korkma sen, geri verir dağ, aldığı kızı derken kazağının kolunu sıyırdı usulca ve kolundaki yara izlerini gösterdi gözünü kırparak... 

         Muavin seslenmiş, duymayınca omzumdan dürtmüş de öyle uyandım…Sıra ne çabuk bana gelmişti. Oysa en arkada olmanın rahatlığıyla düşünecek çok zaman var sanırken aceleyle yalnız kalmamak için sade kahve istiyorum. Son durakta inince yapacağım iyot kokulu iksire katmak için.  

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS