On Üç Numaralı Koltuk
Aşkıma cemre ne zaman düşer?
Yine yollardayım. Yine ona gidiyorum. Bu kez
aklımda korku, yanımda azığım yok. Ondan korkuyor muydum? Evet. Kendinden zeki
kadınla evlenme, diyen dostlar bu itirafa şaşmasın. Onu tanıdığım da henüz
üniversite öğrencisi, heyecanlı, kıpır kıpır bir genç kızdı. Benimle evlenmek
için tek şartı okulunu bitirmek olmuştu. Sandım ki okulu bitince dizini kırıp
evde oturup evlatlarımıza bakacak. Yıllar geçtikçe evlat eksikliği onu yemeğe
düşkün yaptı. Kimi yemez, yiyemez üzüntüden bizim ki doysa da yedi. Her
ziyaretimde azık götürürdüm ona, doktor artık getirme, dedi. Azığım ondan yok
yanımda , doktor korkusundan. Korkular karışmış halde otobüs terminalinde saçları jöleli,
beyaz gömleğinin yakası kirli, ter kokusu burnuma gelen, her hafta beni gördüğü
halde hatırlamayan, işinden pek memnun olmadığı her hareketinden belli yaşı
geçkince adam, on üç, on dokuz, yirmi beş numaralı koltuklar boş, deyince, on
üç olsun, dedim. Uğursuzluk zaten diz boyu, niye bir rakamdan korkayım.
Neyse otobüslerde
tekli koltuklar var artık. Kimsenin lafını, kıpır kıpırını, kokusunu çekecek
halim yok. Tam kapıdan çıkarken komşuya yakalandım. Ne güzelmiş benim sevgim,
onu yalnız bırakmıyor muşum. Ben onun
beni sevdiğini hiç anlayamadım, hiç seni seviyorum demedi. Kendine dikkat et,
dedi işe giderken. Sevdiğin yemeği yaptım, diyerek sofralar kurdu. Televizyon
karşısında uyuya kalınca usulca üstümü örttü, seni seviyorum demeye bedeldi. On
üç numaralı koltuk uğurlu geldi doğrusu yol boyu neşeli anlarımız aklımdaydı.
Yıllık izinler öncesi hangi deniz kıyısına gidilecek o planlardı.
Deniz kıyısını pek
severdi. Hastalığı ilerleyip bakım evi şart olunca eve uzak olsa da buraya
emanet ettim onu. Denize bakan tek kişilik yatak ve komodinden başka eşya olmayan
odasına her girişimde salonumuzun ihtişamı aklıma gelir perdesi bile olmayan
pencerelerin deniz manzarasının farkında
olup olmadığını düşünürdüm. İlk haftalar beni anımsar gibi olurdu, çocuk gibi
sevindirdim. Pazar sabahı kahvaltılarını seviyor diye birbirini tanımayan iki yabancı
gibi sessizce simit, çay, peynir yiyiyoruz, eski neşeli sofralara özlemle.
Eskisi gibi yemiyor, hırsı bitti evlatsızlığa, zayıfladığının farkında olsa sevinirdi,
diye, içimden geçiyor. Ne O eski o ne ben eski ben olmasam da eskisi gibi yapılacak pazar
kahvaltısı.
On üç no,’lu
koltuktaki beyefendi, ineceğiniz yer burası...
...
Yine yollardayım, yine
ona gidiyorum. Biletimi o aldı. Hangi koltuk? Diye sorduğumda muzurca on üç,
dedi. Korkma kaza bela olmadan bana geleceksin, içimden bir ses bana tersini
söylüyordu. Her şeye onun karar vermesi başkalarının düşündüğünün aksine beni
hiç rahatsız etmiyordu. Hatta bana özgürlük sağlıyordu. O planlar yapar ben
uyardım, o seçer ben alırdım, o pişirirdi ben yerdim. Nasıl becerirdi
bilmiyorum ama hep benim istediğim gibi planlar, seçer, pişirirdi. Bana hiç
sormadı, ne isterdim. İster miydim?
İstedim, bir kez,
boşanalım, dedim. Sessizce kabul etti. Tek şartı vardı, senede bir gün buluşup
bir yıl boyunca yaptıklarımızı anlatacaktık bir birimize. İlk sene benim
hikayem çok çabuk bitti. O konuştukça, anlatırken heyecanlandıkça evin ne kadar
sessiz olduğu aklıma geldi. Evde ki akıl oydu. Her şey yolundadır umarım, dedi.
Evet, dedim. Hayırdı tabi doğru cevap. Sudan çıkmış balık gibiyim, diyemedim.
Öyle dememi bekler gibi bakıyordu gözleri. Üç yıl boyunca sürdü bu senede bir
gün buluşmaları. Kısa hikâyemi dinlerken göz bebeğimde ki izlerden ne
hissettiğimi çözmek ister gibi bakar, ben yol boyunca yazdığım hikayeden
şaşmamak için çaba sarf eder, kan ter içinde kalırdım. O çok rahat anlatır
anlatır arada aaa yine ben konuştum hep, derdi.
On üç numaralı koltuk
uğurlu geldi. Bu kez araba tutmadı. Kafamda hikaye kurgulamadım. Bu son yolculuğum
ona. Madem konuşamıyorum, yazarım, dedim. Bu sene buluşmasını iki hafta geç
yapıyoruz, ben istedim. Kitabım baskıdan çıkar çıkmaz, tamam gelebilirim
deyince sevinçle aldı biletimi tekrar vazgeçmeyeyim diye. Kitabımın adını
tahmin edebilecek mi bakalım her şeyimi bilen.
On üç no,’lu koltuktaki beyefendi, ineceğiniz yer burası..
....
Yine yollardayım,
yine ona gidiyorum. Koltuk kavgası bitti şükür yeni koltuğuma oturdum. On üç
numaralı koltuk. Oysa ben hep yirmi dokuz numarayı alırım. Tabi yine almıştım. Almıştım
diyorum, otobüsün hareket etmesine az bir zaman kalmıştı başka bir yolcu gelip,
burası benim yerim, deyince ortalık karıştı. Ben ısrar ediyorum, o ısrar
ediyor. Neyse ki boş bir koltuk varmış, centilmenlik yapıp ben o koltuğa
geçiyorum. On üç numaralı koltukmuş. Neyse sayıya takılma, deyip yerleşiyorum. Yola
çıkar çıkmaz şoför Orhan Gencebay şarkılarından hazırladığı belleği çalmaya
başlıyor. Ben sevmem ama O severdi. Radyoda denk gelsem mutlaka sonuna kadar
dinlerim onun anısına. Bu kadar sevdiğinden Türk filmlerini, müziklerini
hayatımız film gibi yaşandı. Güzel kız zengin ve şımarık gencin gözünden
kaçmaz, peşinden koşar, hediyelerle aklını başından alıp, evlenir. Mutlu son
olmaz ama kız kara hastalığa tutulur. Karaciğeri kararmıştır. Hayatları da kararır.
Çocuk özlemiyle hayata veda ettiğini düşünüp otobüsteki çocuk sesi rahatsız
ettiği için kendime kızdım. Aklım gidip gelmelerden yorgun uykuya teslim oldum.
Rüyamda Onu gördüm, gelme artık mezarıma, toprağa karıştım, kokum uçtu, araftan
geçtim ben, sen hayatına devam et, yirmi dokuz numarada ki kadını fark ettin
mi? Deyip, ışık olup göğe yükseldi. Ter içinde uyandım. Muavin sesleniyordu.
On üç ve yirmi dokuz numarada oturan yolcularımız
ineceğiz yer burası...

Yorumlar
Yorum Gönder