KARGA
Karga
“Bugün kargayım, kadim bilgeliğe sembolüm sana. Aklımı ölçüyorsun, karşılaştırıyorsun başka uçanlarla uçamayanlarla. Hazırım gagamdakini kaybetsem de aldanmaya.”
( Lal Balıklar; Göç Mevsimi)
Gaaak, gaak, gaak...
Çığlıkları çatılarda yankılanıyordu. Sürü hâlinde bir oraya bir buraya uçarak ressamların
gökyüzüne kondurduğu kuşlara benzemeye
çalışarak kimi kanat çırpmadan süzülüyor kimi yere çarpacak gibi pike dalışı
yapıp son anda gaklayarak göğe fırlıyor kanat sesleri rüzgara karışıyordu. Bunca
çığlığın sebebini anlamaya çalışan insanlar kafalarını havaya dikmiş, karga
kuzgunisi rengi bir bulut gibi gökyüzünde
salınan kuşlara önce ilgiyle sonra korkuyla bakarak hızlı adımlarla uzaklaşıyorlardı.
İçlerinden birinin bu
kargaşaya, uçuşmalara, çığlık atmalara, kanat oyunlarına karışmadığını ne karga
sürüsü ne de insan sürüsü fark etmemişti. Elektrik direğinin en tepesindeki bir
karışlık betonun üstüne tünemiş olan, sürünün en asi kargası tüm olan biteni seyretmekte,
bu bayram havasının birazdan bitip üstünde uçtukları çöplükte bazen başka bir
kargayla kavga ederek nasiplerini alıp karınlarını doyuracaklarını biliyordu.
Elektrik direğine tünemiş,
kim bilir hangi albino dedesinden
kendine yadigar bir kaç beyaz tüy yüzünden alaca olan karga, çöpleri
karıştırmayı sevmez, uzun uçuşlar yaparak ya balkonda açıkta unutulmuş bir
ceviz sepeti ya da hayırsever birinin koyduğu ekmek taneleri, pilav, makarna artıklarını
bulup onlarla beslenirdi. Ama hiç unutamadığı bir tat vardı. Beş katlı bir
binanın çatısında su oluğu üstünde güneşlenirken, sokakta annesinin elini
tutarak yürüyen küçük insanın yere düşürdüğü gökkuşağı gibi parlayan şeyi yine dedelerinden kalma dürtüyle bir uçuşta
kapmış, gagasının arasında patlayan renkli kâğıdın içindeki önce katı olan ama
güneşi görünce yumuşayan, toprak rengi yiyecek pek hoşuna gitmişti. Renkli parlak kâğıdın içindeki yiyeceği küçük gaga
darbeleriyle azar azar yerken başka bir kuşun gelip ortak olmaması için
sevinçten gaklamak istese de susmuştu.
İşte o günden beri
gökkuşağı renkli parlak kâğıdı tekrar
görmeyi umut ederek pürdikkat uçuyordu. Gözü hep pırıltılı ve rengarenk şeylere
takılıyor, gagasıyla şöyle bir yoklayıp tadına bakıyor, aynı tat olmadığını
anlayınca da bırakıyordu. Küçük insanlara daha çok dikkat ediyordu, belki yine
biri düşürür gökkuşağı renkli kâğıdın içindeki yiyeceği diye.
O sabah, annesinin elini tutarak yürüyen küçük insanı fark ettiğinde önce bir pencere pervazına konarak izlemiş, sonra uçarak takibe başlamıştı.
Gak, gak... Gak, gak..
Annesi çocuğun kolundan çekiştire çekiştire adeta zorla yürütüyordu yanında, dillerini bilmese de hadi yürü, dediğini anlıyordu. Bu yürüme ve yürütme mücadelesini seyretmeye dalmışken çocuk bir an durdu, bir şeye bakarak eliyle işaret etmeye başladı. Durmuşlardı. O da uçmayı bırakıp yere, caddeye kondu. Kocaman bir pencerenin önünde duruyorlardı. İçerideki sıra sıra raflar, sepetler, tepsiler, renkli renkli parlak kâğıtlara sarılmış, tadını, kokusunu unutamadığı şeylerle doluydu.
Gak, gak, gak, gaak.
Sevinçten karşıdan gelen arabadan kaçamadı, şekercinin vitrinindeki camda boy boy, kutu kutu şekerlemeler, çikolatalar arasında yansımasını gördü en son.
Gakk, gak, gk...

Yorumlar
Yorum Gönder