TURNUSOL KAĞIDI
Turnusol
Kağıdı
Troleybüs
durağa yanaşınca, otobüse binmeyi
bekleyen sabırsız kalabalık arasında itiş kakış, korkak adımlarla boş bulduğu
ilk koltuğa kendini attı. Neyse ki oturacak yer bulmuştu. Hissettiği şey: ‘kalbinin
güm güm atması’ neydi şimdi. Kalbi sanki göğüs kafesinden dışarı çıkmış
çenesine vura vura atıyor gibi her bir
çarpıntıyı hissediyordu.
Bu
şehirde her şey yabancıydı. Yürüyerek okula gidip geldiği memleketini
özlemişti. Yürürken bitmeyen yollar, taşırken giderek ağırlaşan yükler, geç
kalınca annesinin kızması. Hepsini özlemişti. Evinin belli belirsiz kokusunun
kaldığı burnu sızladı. Doğduğu şehir, okuduğu şehir olmuştu. Troleybüs yada
otobüse binmek için dakikalarca sıra beklemeyi, yaşlı veya hasta birini
görmediği sürece yerinden kalkmamayı öğrenmişti.
Şoförün
hemen arkasındaki koltuktaydı. Şoförle aralarında reklam ve duyuruları asmak
için konulan tabela sebebiyle oturma alanı daraldığından kimse bu koltuğa pek oturmak istemezdi. Yaşı 14
olsa da boyu pek çok kişiye göre uzun sayılırdı, dizleri troleybüs her fren
yaptığında “Ayaktaki Yolcular Lütfen
Arkaya Doğru İlerleyiniz” yazısının asılı olduğu tabelaya vuruyordu. Dizlerinde
ki acıyı biraz azaltmak için hafifçe yan döndü. Troleybüsün her dönüşünde
üstünde boynuz gibi duran elektrik hattıyla bağlantıyı sağlayan kolunu, ağzından
ateş çıkaran canavara benzeterek birazda korkuyla her seferinde gözlerini
kapatır; kıvılcımlar çıkararak usul usul yılan gibi kıvrılan dik yokuştan inen
troleybüsten arada çıkan sesler kalbinin hızla çarpmasına neden olurdu.
Göğsünde hissettiği kalp çarpıntısına troleybüsün yoldan çıkması korkusu neden
oluyor diye düşünürken kıvırcık saçlarının içinde bir baskı hissetti. Elini
saçına atıp düzeltti. Herhangi bir şey takılmadı parmaklarına, tekrar camdan
dışarıya bakmaya devam etti. Yolun yarısı olmuştu nerdeyse, Hıfzıssıhha‘dan
sonrası kolaydı, yokuş yok, diye
düşünürken yine saçlarının arasında bir şey hissetti. Aniden başını çevirip
arka koltuğa baktığında karşılaştığı gözler hiç hoşuna gitmedi.
“Saati
soracaktım” dedi, adam. Kolundaki saate baktı gayri ihtiyari. Ama saatin kaç
olduğunu söyleyemedi. Adamın eli bu kez omzundaydı, arsızca dokunmaya devam
ediyordu üstelik “ Saate baktın ama söylemedin “ dedi. Bu kez
korkuyla baktı. Adamda hissetmişti korktuğunu “ Korkma, bir şey yapmam sadece saati
sordum “ dedi ama elleri aksini söylüyordu; saçlarını okşamaya başlamıştı.
Hiddetle elini tutup saçlarından çekerek bağırdı. “Terbiyesiz” diye. Gerisi çıkamadı
kelimelerin, ışık tutulmuş tavşan gibi asılı kaldı otobüsün içinde. Çocukluk kavgası
bilirdi; taşla tuğlayla bile kavgaya girişmişliği vardı ama böylesi ilk defa
başına geliyordu.
Aklına göğüsleri yeni belirginleşmişken askılı
tişörtüyle çarşıya indiğinde şimdiki gibi kötü bakan bir gözle karşılaştığı an
geldi. Kendine bakan adamdan kaçmış, sanki çıplak geziyormuş gibi hissetmişti.
Ama bu kez gerçekten korkmuştu. Titremeye başladı, gözleri şoförün arka kapıyı
görebilmesi için kullandığı dikiz aynasına takıldı; şoförle göz göze geldi. “Ne
oldu, kızım“ diye soruyordu şoför. Ne diyeceğini bilemedi önce korkudan, sonra
kendine gelip “ Bu adam bana dokunuyor “ diyebildi. Son kelime ağzından çıktığı
anda ayakta duran yolcular arasında kargaşa başladı. Hep bir ağızdan “ Terbiyesiz…
Otobüsü durdurun insin… Yazıklar olsun…“ sözleri birbirine karıştı. Şoför
aniden fren yaptı, yolcularla arasına engel olan küçük kapının üstünden
atlayarak adamın yanına gelip, açtığı kapıdan kolundan tutarak aşağıya indirdi
adamı. Çıktığı hızla şoför koltuğuna oturup kontağı çevirirken dikiz aynasından
kıza baktı. Güvendesin, korkma bakışı içini rahatlatmış ama tir tir
titremesine engel olamamıştı troleybüsten inene dek. Okula doğru yürürken aklından
adamın ona dokunmadan önceki kalbinin
çarpıntısı çıkmıyordu. Demek ki, bu bir
uyarı olmalıydı. Daha öncede ne zaman böyle kötü bir olay yaşayacak olsa kalbi
güm güm atmaya başlar, tüm kanı beynine hücum etmişte kafası patlayacak gibi olurdu.
Her
pazartesi babaannesinin evinin olduğu Karşıyaka’dan bir otobüs bir de
troleybüse binerek okula gelir; cuma günleri okul çıkışı troleybüsle tersine
yolculuk yaparak hafta sonlarını geçirdiği babaanne evine geri dönerdi. Her
pazartesi sabah biten evci izniyle yine yollara dökülürdü, böylece haftalar geçti.
Yabancı
yolları, bilmediği durak isimlerini, troleybüs ve otobüslerin numaralarını böyle
gide gele öğrenmişti. İkinci yılıydı artık. Başarılı ama fazla arkadaşı olmayan
sessiz bir öğrenciydi. Her genç kız gibi onunda gönlüne giren biri vardı
elbette. Okulda her teneffüse çıktığında gözleri onu arardı. Hiç bakışları
karşılaşmamıştı ama gözlerinin yeşil olduğunu, kaşlarının üstündeki damarın
gülünce şiştiğini, kulaklarının küçük olduğunu, saçlarını hep sağ tarafından
taradığını biliyordu. Onun farkında olmasa da, hiç ona bakmasa da teneffüste
onu görünce ders çabucak geçerdi. Kimseyle paylaşmamıştı hissettiklerini,
utandığından değil öğrenciler arasında konuşulanlar yüzündendi saklaması.
Özgüveninin yüksekliği ne kadar çoksa o kadar tembel bir öğrenci olduğunu
düşünen çoktu. Gülüşü güzeldi, herkes ona bakardı. Öğretmenler ödev yapmasa
bile ona kızamazdı. Teneffüste yine onu görme umuduyla okul bahçesine inmiş,
tüm bahçeyi turlamış, öğretmen zili çalınca koşar adımlarla ikinci kattaki
sınıfına çıkmak için hızla merdivenleri çıkarken birden karşısında onu görünce
afallamıştı. Kalbi deli gibi çarpmaya başlamış, elleri buz kesmişti gözleri
kesişince; ilk defa yeşil gözlerine bu kadar yakından bakmak, onunda ona
bakması, inanılır gibi değildi. “ Sen yeni mi geldin? “ dedi. “10 Edebiyat B deyim“dedi. Söz ağzından
çıkar çıkmaz pişman olmuştu. Sınıfları aynı kattaydı. Merdiveni beraber
çıktılar. Sınıfına girip yerine oturana dek kalbinin çarpıntısı hiç azalmadı.
Geç kaldığı için öğretmeni kızmıştı. O hiç
geç kalmazdı. Ona rastlamıştı, ilk defa geç kalmıştı. ‘Acaba teneffüste beni
görse tanır mı? ‘ diye düşünürken öğretmenin sesiyle kendine geldi. Ödevleri
yapanları soruyordu. Tabii ki yapmıştı hemen elini kaldırdı, derse katıldı.
Her
teneffüste duyduğu zil sesi gibi değildi bu kez zil çaldığında. Ama sırasından
kalkmadı, kalkamadı daha doğrusu. Sanki mıhlanmıştı sıraya. Sıra arkadaşının
arkasından baktı, aynı yatakhaneyi paylaşıyorlardı akşamları. Ona söylesem mi
diye düşündü, hemen vazgeçti. Ne yani onu merdivende gördüm mü diyecekti, zaten
her teneffüs görmüyor muydu? Asıl
kafasını karıştıran kalbinin güm güm atıp, tüm kanının beynine hücum etmiş
kafası patlayacak gibi olmasıydı. Hani şu kötü bir şey olduğunda hissettikleri…Heyecanına bağlıyordu, birazda korkmuştu.
İki
hafta sonra korkusunu çabucak unutmuştu; onunla aynı sınıftaydı artık. İkinci
dönem aynı sırayı paylaşıyorlardı. Arada eli eline değerdi kalbi yine güm güm
atardı. Hep heyecandan der, içinde ki o uyaran hissi bastırırdı. Kimya dersinde
öğrenmişlerdi. Asit mi baz mı testinde turnusol kağıdı kullanılıyordu. Turnusol
kağıdı mavi renkse sıvıya değdirince asidikse kırmızı, bazikse mavi renk
alırdı. Eğer kağıt kırmızı renk olursa tam tersi dikkate alınmalıydı.
Öğretmeninin anlattıkları ve yaptıkları deney aklındaydı. Sirke, çamaşır suyu
ve limon suyuna batırarak deney yapmışlardı. Nasıl deneyi unutmadıysa onun
yaptıklarını da unutamıyordu şimdi. Kendisini turnusol kağıdı gibi hissetti. Kalbinin güm
güm atması boşuna değildi. Her seferinde başına kötü bir olay gelirdi, yine
gelmişti işte. Ne yapacağını bilemeden sokakta yürürken turnusolu kırmızı yapan asit gibiydi tüm
vücudu. Ayakları ileri gitmiyordu sanki hiç ilerleyememiş, hala koşarak çıktığı
evin kapısında gibiydi. Geri dönüp baktı, acaba yanıma gelir mi umuduyla.
Titreyen bacaklarına rağmen ilk gelen dolmuşa el kaldırdı. Kalbi deli gibi çarpıyordu,
dengesini kaybetti, az daha fren yapan dolmuşa çarpacaktı. Dolmuşa bindiğinde
yolcular söylendi, durmadan dolmuşa binmeye çalışıyor, diye. Dolmuşun altına
girse umurunda değildi.
Aylar
sonra o anlar aklına gelince, yatakhaneye nasıl döndüğüne hep şaşıracaktı. O gün hakkında hiç konuşmadı, ailesi ne düşündüyse öyle bilindi.
Kendi yaşadıklarını bir kutuya koymuş, kutuyu koyduğu yeri de unutmuş gibiydi.
Muayene eden doktora bile tek kelime etmedi, eline verilen kağıdı usulca
babasına uzatırken, dili sustu. Olaydan bir ay sonra “Ben onunla evlenmek istemiyorum, okumak
istiyorum…” diye başlayan bir mektup yazıp bıraktı anne babasına. Hayatının en
önemli kararıydı. Kalbi güm güm atmamıştı yazarken. ‘Demek ki doğru yoldayım,
turnusol kağıdı kızarmadı’ diye düşünerek evden çıkmış yeni okuluna gitmişti.
Hayat
devam etmiş, mevsimler kaç kez değişmişti. Arada turnusol testini geçtiği
günler olmuş, turnusola güvenmeyip kalbine yenildiğinde yine üzülmüştü. ‘Kaç
yaşındasın hala öğrenemedin değil mi? Dediğinde kendi deyimiyle yarım asırlık
kadındı. Söylerken yarım asır uzun bir
zaman olabilir ama yaşarken kısacık gelmişti.
Yalnızken
turnusol kağıdına gerek yoktu. “Uzun süre sana ihtiyacım olmayacak” dedi, elini usulca turnusol kalbinin üstüne koyarak.

Yorumlar
Yorum Gönder