BUKAĞI DOKUMAK
Bukağı
Dokumak
Köyüm dağ
köyü, uçurum kıyılarından kıvrılan yollardan çıkmak meşakkatlidir. Gelseniz seversiniz
havasını, suyunu. Köy meydanlarına özgü asırlık ağacın yanından kalkar köyün
tek dolmuşu. Sabah kalktığı gibi akşamına geri gelir köylüler şehirdeki
işlerini halledip, köyün havasına, suyuna şükrederek. Bu kez fazla bir yolcu
iniyor. Sıcağa uygun diye giydiği beyaz keten pantolonu aklı gibi buruş buruş,
gözlerine takılınca gözlerim, tanıdım onu. Sessizce gittiği gibi sessizce geldi
demek köye. Çökmüş gibi gözleri, çukura kaçmış ama yeşilliği aynı ela yeşili,
kızınca gri olurdu gözleri hala öyle mi? Kokular, korkular, anası, anam,
babası, babam. Nasıl beni bırakıp gittin, diyesim var dolmuşun önünde durup.
Beni tanıdı mı? Tanır tabi tanımazsa konuşmam bende. Benim anam köyün ebesi onun anası köyün
şifacısıydı, dokumacısıydı, yünleri en
güzel renklere boyadığından ‘Çivit Ana’
derledi. Okuma yazmayı öğrendiğinde anasının adını hüviyetinde okuyunca ‘senin adın bu değil ki!’ demişti.
Çivit otundan en güzel maviyi, maviye çalan yeşili o ortaya çıkarırdı. Şapını
tam kıvamında atardı kaynayan suya. Yan gözle onu izleyenler ne kadar attığını
hiç anlayamazlar, soran olursa ‘bir avuç atıverdim’ derdi. Labadayı hem
salatada hem de halıların saçaklarını uçuk kırmızıya boyamada kullanırdı.
Dağlara gittiğinde, ceplerini meşe palamudu ile doldururdu gizlice mordan olsun
diye renklerine, yünlerine. Kıpkırmızı gelincik çiçeğinin kazanda kurşuni griye
döndüğünü söylese inanmazlardı, bilirdi. Bahçesine ekilen ceviz ağacı sadece
meyvesi ve dallarına kurulan salıncak için değil yünlerine toprak rengini de verirdi
en güzelinden.
Bunca yıl
sonra niye geldi. Köy yolunun virajları yormuştur onu, araba da tutar. Ondan sararmış
yüzü. İner inmez çeşmeye koştu bak. Oh, buz gibi su kendine getirir seni. Köy adetlerini
unutmuşsun amma kolsuz bluzunun yakası pek açıkmış. Neyse ben veririm sana
şalvar üstüne de güzel bir gömlek. Giymez misin? Yanında bavul görmüyorum, giyersin elbet. Beni
görmedi. Dur bakalım nereye gidecek. Beni gördü. Bana doğru geliyor. Konuşacak
çok şey var, güzel bir sofra kuralım, dinlen, konuşuruz elbet.
Yol
yorgunluğuna gönül yorgunluğu da katılınca çay bile içemeden yatıştık. Sabah
erkenden uyanır uyanmaz anasının evine gitmiş.
Yıllardır kapalı kiler odasından gürültü gelince anladım, boya kazanını
aradığını. Yerini söyleyemeden uyuya kaldıydı. Tıpkı bir hazine avcısı gibi her
yeri tek tek didikledi. Kazanı bulduğunda gözlerine baktım, ela mı? Gri mi? Görmek
için. Bu rengi hiç görmemiştim. Çivit Ananın boya kazanına kimse dokunamazdı, oda
dokunmamıştı inadından.
Anasının
kökleri, boyaları, düğüm hesaplarını unutan aklına inat üstünde hala is vardı.
İstemsizce parmağını ise batırıp yanaklarına sürdüğünü görünce şaşırdım. Savaş
boyası tamamdı, hazırdı. Benim sesimi
duyunca isli parmağını usulca şalvarına siliverdi. Şalvarı bulup giymiş,
sevindim. Ama yakası bağrı açık tişörtünü değiştirmemişti. Hala aynı inat işte.
Halbuki beraber kilim dokusak o İbrahim’le ben Musa’yla evlensem elti olsaydık
ne güzel olurdu.
İbrahim’i
sormadı. Öğrendi mi acaba komünistlere karışıp vurulduğunu, sorsa bile demem. Şehirde
evlendi mi? acaba. Yüzük yok parmağında ama şehirdekiler yüzük takmazmış.
Sormam, o anlatsın. Kazanı şimdi hoppala kaldırdın tabi, çocukken öyle miydi? Küsecek
bir şey illaki bulur işten kaçardın. Çivit Ananın işine gelirdi evde bulaşık,
çamaşır bahanesiyle kalman, inatlaşmak yerine kendi yapardı tüm işleri.
Önce kökler çıkarılır, kurutulur. Sadece kök
mü? Çiçek kullanılacaksa eğer ilk açtığında toplanıp kurutulmalı, yaprak
kullanılacaksa tazeyken kopartılmalı; tohum halinden boya yapılacaksa tamamen
olgunlaşması beklenmeliydi; yoksa en güzel renkler çıkmazdı boyama kazanından. Akşam
olup yer yatağına yattığımızda bacaklarımızın sızısı, parmaklarımızın
zonklamasından uyuyamazdık. Ramazan ayında Babaannem kadir gecesi iki rekat
namaz kılıp, dua ederseniz dilekleriniz kabul
olur deyince bildiğimiz dualarla iki
rekat namaz kılmış, ellerimizi açarak
dua etmiştik, demek sen köyden kurtulmak için ettin duanı. İnkar
etmiyorsun. Kurtuldun da ne oldu bak geldin yine tıpış tıpış. Bu sene kadir
gecesi ne zaman mı?
Duaya mı
ihtiyacın var yine. Halı dokumayı
sevmezsin. Sana sabun yapmayı öğreteyim, kasabada satarsın turistlere. Dualara sığınıp kaçacağına öğrenseydin eli
belindeyi, gönül kilidini, bukağıyı şimdi gönlündekini nakşedebilirdin gönül
kilimine. Hiç öyle elin belinde durma. Tamam tamam haydi su doldur kazana,
ateşi harla Çivit Ananın kilerinden buluruz gerisini. Ama bak anlaşalım, ne
lazımsa yazarım kağıda gerisi sende.
Kökleri attı
kaynayan kazana, ne mırıldanıyor o.
‘Utandırma
beni, Kıpkırmızı olsun suyum, İpliğime kan yürüsün, Desenim gelincik olsun’
Kelimeler
ağzından çıkarken anasının halı dövdüğü sopayla bir yandan da kazanda ki suyu
halka halka karıştırıyor. Yavaş karıştır
üstüne sıçrayacak. Yapacaklarını yazdığım not kağıdını da kazanın yanına koymuş.
Üstelik listeye uyarak tüm malzemeleri sırasıyla yanına sıralamış. Tıpkı bir tablo gibi ağaç
kökleri, dalları, yapraklar. ‘Aklım
zehir gibi çalışmaya başladı’ dedi. Daha önce bu kadar çalışsa o felaketten kaçabilirmiş.
Sormayacağım, merak etsemde o anlatsın. Dili çözülmeye başladı nasılsa.
Tulumbadan çektiğimiz
suyla, turistlere satılanlardan lavantalı
sabunla boyalı ellerini köpürte köpürte yıkadı. Tabi benzemez sizin oraların
sabununa gerçek lavanta var bunlarda. Çeyiz havlusunu nerden bulmuş bu. Havlu
dantellerini şu dut ağacının altında örmüştük
ninesiyle. Hüzünlendi. Ninesi onun hem yoldaşı, hem sırdaşı hem de
öğretmeniydi. Dantel örmekte halı dokuma gibi gönülsüzce yaptığı bir işti.
Sordum, nerede buldun, diye. Öylece bıraktığı gibi bulmuş, çeyiz sandığının
içindeymiş eksiksiz. Dantel masa örtüsü,
şifonyer için işlediği keten örtü, mutfak takımı perdeleri ve peçeteleriyle,
her renk kıyıları dantelli el havluları, sehpa için örneğini şehirdeki
kuzeninden istediği sekiz parçalı kelebek desenli fiskos danteli örneğini bana
bile vermemişti, örgü kazaklara takmak için dantelden yaptığı bir kaç yaka,
kumaş boyarsa belki eli alışır diye annesinin zorla yaptırdığı çiçek desenli boyama sehpa örtüleri. Bunları ben mi
yapmıştım, dedi. Unutmuş tabi her şeyi bırakıp kaçtığını. Anası gibi buda unut
hastalığına mı tutuldu acaba. Yok canım daha genciz biz. Ben çay koyana kadar
sen at yünleri kazana, karıştırma sırası bende.
Gözlerim bir yandan boyayı çeken yünlerdeydi
zamanında çıkarmak lazımdı, iyice
kurutmak. Eğirme işine gerek yok artık makinesi var, deyince parladı gözleri yine
yeşilimsi ela oldu. Dokuma tezgahı
anasının ellerindeki kına kokusu üstüne sinmiş halde bir köşede bekliyordu
sessizce yıllardır. Kazanı ararken bulduğu anasının dokurken yarım bıraktığı
kilim parçasını gösterdi. Bu ne deseni, dedi. Bir sıra bukağı deseni işlemişti
anası, bukağı , dedim. Bilmez misin? kaçmasını önlemek için hayvanın ayağına
geçirilen demir köstek, bir ayağa bağlanır, ip ne kadarsa o kadar uzağa gidebilir. Tıpkı
sen gibi mi? Bukağı ailedir. Bukağı ipini koparıp gitmekle kendini bukağı
dokurken bulmak arasındasın. Gözlerin gri oldu, kızma. İlk kilimin tamamını
bukağı deseni yapmaya karar verip kilerde kına var mı diye bakmaya gitti. Gözleri
yeşilimsi ela yine. İşler bitince kollarında,
bacaklarında sızı olmadan huzurla yer yatağına atacak bu gece kendini yüreğinde
ki bukağıyı çözerek. Belki yarın şu felaketi anlatır bana yüreğinde bukağı olmazsa.
F.K.

Yorumlar
Yorum Gönder