GARDIROP

 


GARDIROP

 

Fal taşı gibi açtı gözlerini. Karanlığa alışana dek nefes nefese, hiç kıpırdamadan bekledi. Naftalin kokusunu alınca, babaannesinin kışlık paltosunu sandıktan çıkardığını hemen anladı.

 

Bir anda sarımsak kokusu, kına kokusu, hastane kokusu… Yani babaannesinin kokuları burnuna doldu.

 

“Gitmeyeceğim işte,” dedi kendi kendine. Okula gitmek istemiyordu.

 

“Babaannem bana öğretir,” diye ekledi.

 

Annesi ve yengesi onu ikna etmeye çalışıyorlardı. Okulda pek çok arkadaşı olacağını, teneffüste ip atlayabileceğini, hatta resim dersi olduğunu söylediler. Ama o kararlıydı. Artık gardıropta yaşayacaktı. Karanlığa gözleri de iyice alışmıştı.

 

Askıdaki gömlekleri, babasının iş pantolonunu, annesinin kardeşinin sünnetinde giydiği süslü elbiseyi seçmeye başladı. Gardırobun dibinde bir kutu dikkatini çekti. Bir ayakkabı kutusuydu.

 

Yavaş yavaş kapağını açtı. Geçen hafta vitrinde görüp istediği, annesinin: “Bunlar çok pahalı, biz bunları alamayız” dediği spor ayakkabılardı. Heyecanla altını çevirdi. Lastiğe gömülü “otuz altı” sayısını görünce, tıpkı gardıroba ilk girdiğinde olduğu gibi gözleri fal taşı gibi oldu.

 

“Bunlar benim için,” dedi. “Çünkü ben de otuz altı giyiyorum. Annem bana almış, annemin parası yok ki. Babaannem vermiştir kesin, iğne yaptığı kadınlardan aldığı paralardan.”

 

Tam o sırada babaannesi gardırobun önüne geldi. Kapıyı zorlayarak: “Hadi artık çık bakalım!” dedi. Kapının gıcırtısıyla çocuk, koltuktan sıçrayarak uyandı.

 

Artık gözü, yatarken çıkardığı otuz dokuz numara spor ayakkabılara takıldı. Ayakkabılar sessizce, hüzünle bakıyormuş gibi geldi ona.

 

Çünkü o gün, babaannesinin ölüm yıl dönümüydü.

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS