GEZEN ELBİSE

 





GEZEN ELBİSE

 Terzi olmayı ben istemiştim. Annemle gittiğim dikim evindeki her prova ve sonrası rengarenk elbise, döpiyes, bluzlara hayran hayran bakar, yakasını, kol manşetlerini, etek boyunu ezberime alırdım. Bir keresinde terzinin kolundan iğneliği kapıp kendi koluma takmış ilk iğneyi anneme tutturmuştum. İnce belini ortaya çıkaran bu müdahale terzinin pek hoşuna gitmiş- Terzi olacak bu çocuk, demişti. Dönüş yolunda elime tutuşturulmuş makaradan ne hayaller döndürüyordum ne annemin nede şoförün haberi yoktu.

 Annem modayı takip ederdi. O sene elbiseler kolsuzsa kolsuz, etekler miniyse mini, maksiyse maksi dikilirdi onun giysileri de. Bazı renkleri daha çok severdi, moru pek yakıştırırdı doğrusu kendisine moda olunca sevinirdi. Sadece mor renk olacak, çiçekli kumaş sevmezdi. Oysa ben cıvıl cıvıl çiçekli kumaşları pek severdim. Kadınlar çiçekli giysiler giymeliydi gardıroplarında kahverengi olmamalıydı. Bir de şapkaları olmalıydı mutlaka önünde yüzünün güzelliğini saklayan danteller olmalıydı. Bir sene Fransa’dan getirilen şapkaya uysun diye dantelli elbise diktirmeye karar veren annem hüsrana uğramış terzisini bile değiştirmişti. Bence de yazık olmuştu güzelim dantele bana kalsa o dantel tam duvaklıktı doğrusu.

 Terziliğimin ilk yıllarında yeni modellerimi ilk anneme dikerdim. Belki giyer umuduyla mor üstüne beyaz mine çiçekli viskon kumaştan tiril tiril bir elbise dikmiştim. Eteğine annemin adının ilk harfi F yi işlemiştim mor ipek iplikle. Annem denedi elbisemi aynada şöyle bir baktı kendine, çiçekler yüzüne yansımış gibiydi elbiseyi gardıroba kaldırdı, bir daha giymedi çiçekleri yüzünden. Neden çiçekten korkardı da üstünde olmasına katlanamazdı anlamazdım. O elbiseyi bende unuttum tabi yıllar geçtikçe; ta ki maddi sıkıntılar nedeniyle taşındığım küçük atölyeme bir çantada gelene dek.

 Hoplaya zıplaya atölyeme gelen genç kızın – annemin elbisesini benim ölçülerime göre dikebilir misiniz? Diye sorması olağandı artık yeni elbise kimse diktirmiyor çoğunlukla tamir tadilat işi yapıyordum. Tezgâha bıraktığı çantadan görünen kumaşı görünce içim cız etti. Otuz yıl önce diktiğim elbise olması ihtimali olmasa da benzerliği anılarımı tezgâha dökmüştü. Genç kız çıkar çıkmaz elbiseyi elime aldığımda donup kaldım. Annemin elbisesiydi. İmkânsız, dedim. Kolları kısaltılmıştı, moru biraz solmuş, beyaz mine çiçekleri sararmıştı ama aynıydı. Etek ucuna baktım yüreğim pır pır. Oradaydı, mor ipek iplikle işlediğim F harfi. Ah Firuzan Hanım demek evdeki hizmetliye verdin elbisemi. Genç kız eteklerini kısalt demişti ama elbiseyi belinden söküp öyle kısalttım boyunu işlenmiş harf bozulmasın diye. Yakasını, kollarını elden geçirdim. Tüm dikişlerini onardım, yeniledim. Kopçasını değiştirdim. Bunca yıl aynı kopçanın kullanılmasına şaşırdım tabi. Genç kız üç gün sonra geldi atölyeme yasemin kokusunu yayarak. Elbisenin hikayesini anlatsam mı diye düşünürken adını sordum: Firuzan, dedi. Üstüne geçirdiği elbiseyle aynanın karşısında dimdik duran annemin aksine döne döne dans ederken eteklerini seyrediyordu bense onu. Elbise sahibini bulmuştu, kollarını yakasını kaybetse de.

                           

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YUNUS ISLIĞI

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

MIKNATIS