Kayıtlar

EKİNOKS

Resim
  EKİNOKS "Akşam gözlüyüm diye sevmediler, gök gözlüyü istediler." Günlük turlara ait bilgilerin olduğu, kitapçığın sayfalarını çevirirken gururla, “Türkiye’de görmediğim tek bölgenin Van Gölü ve Kars Çıldır Gölü olduğunu” söylerken gözüm; Çeşme-Alaçatı gezisi bilgilerine takılıp kaldı. “ Tamam, ben de özledim oraları, gidelim madem” dedim ısrarla gitmek isteyen arkadaşıma. O topraklara her gittiğimde mevsimi olmasa bile yarımadanın her tarafına yayılan nergis kokusu üstüme siner, Narkissos’un kendine aşkı bende evrilir, doğduğum topraklara çekilirdim. Otobüsümüzün, İzmir ili sınırına girdiğini gösteren levhayı gördüğüm anda kalbimdeki turnusol kâğıdı renk değiştirdi hemen.  Aşk kırmızısı oldu, asidik aşk.  Hücrelerimin mükemmel olduğunu unutturan aşk. “Sen çirkinsin, kara kuru bir kız” sözleri üzerime yapışmış, değerimi sömürmeye başlamıştı bile; otobüsün tekerleklerinin her ileri devri beni geri götürüyordu. Evet. “ Kara kuru, esmer bir kız çocuğuydum. Sustu...

LAL BALIKLAR

Resim
LAL BALIKLAR Kalemle bozduğunu çiçekle, Çiçekle kırdığını anahtarla, Anahtarla açamadığını kalemle... ANAHTAR Çantasında anahtarını epeyce aradı yine. Ucundaki küçük denizatı parmağına takılınca sevindi. Sırada doğru anahtarı bulmak vardı. ‘Neden hepsi aynı’ diye içinden kızdı, kim bilir kaç yüzüncü kez... Her seferinde, işaret koyacağına söz verip, kapıyı açınca unuturdu. Çantadan üç anahtardan birini rastgele seçti, usulca deliğe soktu ve hızlıca döndürdü. Evet İlk seferde doğru anahtardı.   Döndürmeye devam ederek, iki kez daha çevirdi. Her sabah evden çıkarken mutlaka, üç kez kilitlerdi kapıyı. Kapı açılınca parmaklarının arasında tuttuğu doğru anahtarı işaretleyecekti bu kez; Gözleriyle kapıyı araladığında görünen dresuar üzerindeki, sepetin içinde anahtarı işaretleyebileceği bir şey aradı. Bir gün önce saçındaki örgüleri tutturduğu lastik tokaya takıldı gözü, hemen alıp onu anahtarın deliğinden geçirdi. ‘İşte oldu, artık işaretlisin’ dedi. Küçücük bir an...

YAMA

Resim
  YAMA Kalemimi sivrilttim,  Cümlelerimi devirdim; Kulağımda yaşadıklarımdan küpelerim,  Ayaklarım nalsız; Hazırım… Okul çıkışlarında iki sokak aşağıdaki evimize hızlı adımlarla gelirdim. Aşağısı diyorum, dik bir yokuşun denize bakan tepesinde yer alan okulum, yokuşun yarısına denk gelen sokakta olan evim. Aynı yokuş, kışın karlı havalarda buzlu olur, çantaları altımıza kızak yapar, çığlıklar eşliğinde kayarak, düşerek yuvarlanır, çantamız parçalansa da çocuk yanımız kuvvetlenirdi. Yokuşu aşağıya doğru indikçe deniz kıyısına ulaşılır, her akşam yemek sonrası ailece çekirdek külahı elimizde gazinolara inilir, çekirdek külahları bitince elimize dondurma külahını alarak gecenin ilerleyen saatlerine kadar korkmadan oyunlar sürerdi. Okul çıkışı hemen eve giderdim dedim ya; o gün ilk defa sınıf arkadaşımın doğum günü için evine davet edilmiştim, sınıftaki diğer arkadaşlarımla birlikte. Eve gelince anneme, “Doğum gününe gideceğim” deyince hediye almaya yetecek paramız ol...

BENİM PREMATÜREM ÖNCÜ BEBEK

Resim
BENİM PREMATÜREM BEBEK ÖNCÜ Omuzlarımı açıkta bırakan, etek uçları dantelli, beyaz elbisemin eteklerini tutarak yavaş yavaş merdivenlerden çıkıyorum. Sanırım bir hastanedeyim, kesif zefiran kokusu genzimi yakıyor. Odalardan birinin kapısını elimle hafifçe itiyorum, usulca açılıyor. İçerideki hemşire, “Gel” diyor yada bana öyle geliyor ama itaat edip içeri girerken kalbimin atışını kulaklarımda hissediyorum. Tıpkı babaannemin karyolası gibi metal başlıklı, yatağın lekesinin belli olduğu beyaz çarşaf serili tek kişilik bir hastane karyolası. Hemşire, iki elimle karyolanın başlığını tutmam gerektiğini söylüyor.  Şaşırıyorum.  Ayakta doğum yapacakmışım. Gözüm, karnıma doğru kayıyor, henüz hamile olduğum bile belli değilken nasıl anladı ki diyorum hamile olduğumu; üstelik doğuma üç aydan fazla zaman var daha, nasıl doğum yaparım derken, belim ve kasıklarımdaki ağrıyla istemsizce karyolanın soğuk demir başlığını iki elimle sımsıkı kavradım. Ağrı artık dayanılmaz olmuştu, bir anda be...

BARETLİ KADINLAR

Resim
BARETLİ KADINLAR Sömestr ve yaz tatilinde, memlekete dedemin evine gidince nalbant olan dedemin dükkandan, eve getirdiği boş nal ve mıh kutuları oyuncağım olur, onlara anneannemin biten dikiş ipi makaraları eşlik ederdi.  Kimini keser, biçer, yapıştırır evler; kimini iple birbirine ekler trenler yapardım. Evler, trenler bitince bahçedeki erik ağacına kurulmuş salıncakta sallanır, bazen hoop diye ortanca dikmek için dedemin yeni kestiği yağ tenekesinin üstüne düşer, kolumda bacağımda çocukluk yaraları olurdu. Mobiletin arkasında gittiğimiz bağda dedem elmalara aşı yaparken asmaların dibinde köy ekmeği ve peynirin yanında dalından yeni koparılmış misket üzümü yemek, en sevdiğim menüydü. Yaşım geldi deyip elime tutuşturulan tığ ve iplikle el bezleri örerken favori rengim turuncuydu. Sarı, turuncu, kırmızıyı birbirine katar üç renkli iplikler yapar ondan örerdim el bezlerini. Siz hiç misafir gittiğiniz evde ikramlardan sonra gelen biri sabunlu diğeri ıslak rengarenk iplerle örülmüş...

ÇÖPÇÜ BALIĞI

Resim
ÇÖPÇÜ BALIĞI "Balıklar uyumaz derler ama uykumdan uyandığımda her zaman ki yerimde değildim. Akvaryumum sağa 20 yüzgeç, sola 45 , yukarı 30 yüzgeçlik içinde birkaç deniz kabuğu bir de plastik çiçek bulunan küçük bir su birikintisiydi.  Beni satın alıp evine getiren bukleli kahverengi saçlı, güzel kokulu, onları dinledikçe dişi olduğunu öğrendiğim büyük insan beni akvaryumuma bıraktığında iliklerime kadar üşümüştüm. Akvaryumun dibindeki kumun üstünde öylece kalmış saatlerce yüzgeçlerimi oynatamamıştım.  Dişi insan durmadan cama vurmuştu ben kıpırdamadıkça. Neyse ki suyun benim için soğuk olduğunu anlayıp akvaryum sobası almıştı bana. Hep aynı saatte, aynı yemeği parmaklarının arasında iyice ezip suya bırakırdı. Tadını pek beğenmesem de yukarıdan kumun üstüne yavaşça süzülen yemlerle oyun oynar gibi hoplaya zıplaya beslenirdim.  Cinsime verilen ad çöpçü balığı olabilirdi ama çöp yemem. Dedelerim amazondan geldiği için bol oksijeni, dipteki kumları karıştırıp içindeki kurtç...

101 NOLU YATAKHANE

Resim
101 NO'LU YATAKHANE Pencereden içeriye sızan ay ışığı karşılıklı konulmuş demir ranzaların silüetini aydınlatıyordu ama hala karanlık olan 101 no’lu odada ranzanın eskimiş yayları nedeniyle küçük bedeni korkudan neredeyse yay gibi olmuştu. Birden oda kapısı gıcırtıyla açılınca yatakta dik oturdu. Uzun boyuyla orantılı irice vücuduyla kapıda beliriveren belletici öğretmen sert sesiyle içeriye seslendi.                        Kim var orada? Ağzından çıkan sesi o kadar titriyordu ki kendi bile tanıyamadı sesini usulca  'Ben varım' dedi. Niye burada olduğuna inanamazken. Yatılı okul şakasıymış meğer, eski gedikli öğrenciler burada yatacaksın deyince inanmış boş yatakhanede yatmıştı. Bu ilk dersti... Hemen nasıl da kanmıştı kızlara ‘burada yatacaksın' deyince. Sabaha dek ranzanın eskiyen , paslı, kopmuş yaylarının gıcırtıları eşliğinde bir gökyüzünü aydınlatan dolunay olan ayın göründüğü pencereye bir de orada olup olma...