Kayıtlar

MIKNATIS

Resim
  MIKNATIS Geliyor, biri geliyor. Bu kez beni seçecek, üzerinde siyah var. Siyahı seviyor olmalı. Ben de siyahım; bisiklet yaka denilen kesim, etiketimde pamuklu yazsa da içimde bambu lifleri bile var esneklik içinmiş, bedenim medium dedikleri orta yazıyor ama nedense büyük bedenler olacak umuduyla deneyip bırakıyor kabinde. Koltuk altıma takılan ağırlıktan kurtulmak için istiyorum aslında beni beğenmelerini. Ben neden siyahım? Hep yanımda asılı duran yeşili, moru, kırmızıyı, kremi hatta renksiz beyazı alıyorlar. Günlerdir askıdayım kimse bakmadı. Askının şekli boynumdaki dikişleri çözmeye başladı hasarlıyım diye almayacaklar korkuyorum. Neyse yanımdaki beyaz gibi deneyen kızın pudraları üstüme bulaşsa bile belli olmaz. Sahi ne oldu o small beyaza, köşedeki kutuya attılar hiç sesi çıkmadı bir daha. Evet, geliyor, beni gördü. Haydi kabine gidiyoruz. Bu da bıraktı askıya takıp, hemde gevşeyen dikişlerimden. Daha kaç kişi deneyecek bu daracık kabinde. Üstelik ortadaki kabin da...

AYAKKABI HİYERARŞİSİ

Resim
  AYAKKABI HİYERARŞİSİ Ayakkabı hiyerarşisine ilk isyan bağcıkları bağlamamaktır. En zor öğrenilen el becerisi ayakkabıların bağcıklarını düğümlemektir. Bağcıkla bağlanma fikrinin bilinçaltı mı ayağa kalkar yoksa düğüm atmanın büyü dünyasına bir adım kaymak olduğu korkusu mu akla düşer bilenmez. Zordur o düğümü atmak. Kimi tek bağlamayla bitirir işini, kimi kelebek deseni yaparak estetik katar, kimi inadına farklı renk iplikler takar ayakkabılarına. Birde ipini ayak  bileğine dolayıp bağlayanlar var ki hangi ruh durumuna tekâmül eder bilinmez   aykırılığı. Doğmadan biçilen zıbınların yanına koyulan ilk patiklerin umudu gibisi yoktur. Bebe ayakkabılarının az malzemesine karşın pahasının çok olması umuttandır belki. Oğlumun özel ayakkabısının ökçesine eklenen ağaç parçasının  kemiğinin eksikliğinin tamamlanması umudu gibi bir umut. Maraton koşucusunun ayağına giydiği özel koşucu ayakkabısının onu şampiyonluğa koşturacağı umudu gibi. Askerin ayağına potinini...

KİTAPHANE

Resim
  KİTAPHANE Okuldan geldiğinde, çanta ve önlüğünü çıkarıp çoğu zaman yaptığı gibi, ilçenin tek kütüphanesine gitmek üzere yola çıkmıştı. Öğretmeninin verdiği ödevleri daima, eve gelir gelmez yapardı. Önce kendi ödevlerini bitirir, sonra birinci sınıfa giden kız kardeşinin ödevlerine göz kulak olur, onlar bitincede gücü yettiğince ev işlerinde annesine yardım ederdi.  O gün hayat bilgisi dersinde verilen ödev için mutlaka kütüphaneye gitmem lazım,diyerek izin almıştı annesinden.  Ödev : Kuşlarla ilgiliydi. Kütüphanedeki ansiklopediler kaynağı olacaktı. Çok severdi kütüphaneyi .  Kitap kokusu, kağıt kokusu, mürekkep kokusu hatta ahşap kokusu ve sessizliğin huzuru.  Tüm kitapları okumak isterdi bazen. Sık sık ziyaret ettiği için kütüphane görevlileri onu tanır, selamlaşırlardı. Hatta ilkokul öğrencileri için ayrılmış bölümden başka lise öğrencileri için ayrılmış asıl kütüphane bölümüne girmeye bile hak kazanmıştı.   O günde hızlı adımlarla kütüphaneye gi...

SAFRA ADAM

Resim
  Safra Adam   Açık büfe standı önünde öylece bakıyordu. Elinde ki   tabakla birkaç tur atmasına rağmen ne yiyeceğine karar verememişti. Peynir çeşitleri içinde sevdiği lezzet yoktu, zeytin zaten yiyemezdi. Domates, salatalık ve yeşil bibere bakmadı bile, salam, sosisin tadını neredeyse unutmuştu. Sıcacık poğaçalar çok güzel kokuyordu. Dayanamayarak tabağına dere otludan bir tane koydu. Taze yeşillikler cazip gelse de safra kesesindeki çamura sebep olduklarını okuduğu makaleyi   düşünerek bir dal tere alıp tabağa usulca bıraktı, suç işlemiş gibi.   Etrafı saran omlet kokusu nereden geliyor, diye bakınırken yanık tereyağı kokusu genzini yakmıştı. Yağ yasağına ne kadar dikkat etse de yedikleri onu pişman edecekti nasılsa. Tüm vücudu önce kaşınmaya başlayacak, kaşıdığı bölgeler kızarıp kabaracak, kaşıdıkça   kanayıp, yaralar kabuk tutacaktı. Tatlı tatlı kaşınırdı, tatlıyı fazla kaçırınca şeker hastalığı hiç unutturmazdı kendini. Şeker hastalığı neyse d...

SOKAK LAHMACUNU

Resim
    SOKAK LAHMACUNU Küçük   el arabasının   cam tezgahı içine   biraz maydanoz, bir kaç yaprak marul, son lahmacun satılana kadar yetecek domates, iki karışa bir karış kesme, doğrama, katlama, paketleme işlerinin yapıldığı her lahmacundan arta kalan   çiziklerle dolu kesme tahtası,babadan kalma bileye bileye azalmış çeliğine rağmen hala keskin ahşap saplı bıçak dışında en çok umut sığmıştı her sabah olduğu gibi. Gıda tüzüğü başına bela olmasın diye yorgun ellerine taktığı eldivenlerle   yılların tecrübesiyle bir çırpıda paketlediği lahmacunu müşteriye uzattığında yine parayı eldivenle tuttun, diyerek tezgâhın altındaki kutuya atıp önlüğünün cebinden yenisini aldı. Bir türlü alışamadım ne yapayım, diye sıcak lahmacun tezgahından nasiplenirim umuduyla karşısına kıvrılmış sokağın maskotu, herkesin başka başka isimlerle çağırdığı heybetine rağmen sessizce bekleyen köpekle konuştuğunu fark edince kusurunu örtmek istercesine şapkasını düzeltti. ...

BUKAĞI DOKUMAK

Resim
  Bukağı Dokumak Köyüm dağ köyü, uçurum kıyılarından kıvrılan yollardan çıkmak meşakkatlidir. Gelseniz seversiniz havasını, suyunu. Köy meydanlarına özgü asırlık ağacın yanından kalkar köyün tek dolmuşu. Sabah kalktığı gibi akşamına geri gelir köylüler şehirdeki işlerini halledip, köyün havasına, suyuna şükrederek. Bu kez fazla bir yolcu iniyor. Sıcağa uygun diye giydiği beyaz keten pantolonu aklı gibi buruş buruş, gözlerine takılınca gözlerim, tanıdım onu. Sessizce gittiği gibi sessizce geldi demek köye. Çökmüş gibi gözleri, çukura kaçmış ama yeşilliği aynı ela yeşili, kızınca gri olurdu gözleri hala öyle mi? Kokular, korkular, anası, anam, babası, babam. Nasıl beni bırakıp gittin, diyesim var dolmuşun önünde durup. Beni tanıdı mı? Tanır tabi tanımazsa konuşmam bende.   Benim anam köyün ebesi onun anası köyün şifacısıydı, dokumacısıydı,   yünleri en güzel renklere boyadığından    ‘Çivit Ana’ derledi. Okuma yazmayı öğrendiğinde anasının adını hüviyetinde ...

GARDIROP

Resim
  GARDIROP   Fal taşı gibi açtı gözlerini. Karanlığa alışana dek nefes nefese, hiç kıpırdamadan bekledi. Naftalin kokusunu alınca, babaannesinin kışlık paltosunu sandıktan çıkardığını hemen anladı.   Bir anda sarımsak kokusu, kına kokusu, hastane kokusu… Yani babaannesinin kokuları burnuna doldu.   “Gitmeyeceğim işte,” dedi kendi kendine. Okula gitmek istemiyordu.   “Babaannem bana öğretir,” diye ekledi.   Annesi ve yengesi onu ikna etmeye çalışıyorlardı. Okulda pek çok arkadaşı olacağını, teneffüste ip atlayabileceğini, hatta resim dersi olduğunu söylediler. Ama o kararlıydı. Artık gardıropta yaşayacaktı. Karanlığa gözleri de iyice alışmıştı.   Askıdaki gömlekleri, babasının iş pantolonunu, annesinin kardeşinin sünnetinde giydiği süslü elbiseyi seçmeye başladı. Gardırobun dibinde bir kutu dikkatini çekti. Bir ayakkabı kutusuydu.   Yavaş yavaş kapağını açtı. Geçen hafta vitrinde görüp istediği, annesinin: “Bunlar çok ...